Category Archives: Dış Politika

ABD’nin Darbelerle İmtihanı

Bu yazıda ABD’nin dış politika tarihinde darbeler ve dış müdahalelerin rolü değerlendirilmektedir. Amerika’nın küresel bir oyuncu olmaya başladığı 2. Dünya Savaşı öncesinde de sonrasında da stratejik hedefleri ve kurduğu düzenin devamı için dış müdahale, askeri yönetimlerle çalışma ve darbeye destek gibi yöntemlere başvurduğu bilinmektedir. Dünyada demokrasi ve insan haklarının gelişmesi için çalıştığını iddia eden Amerikan dış politika yapıcılarının bu değerleri en iyi ihtimalle ikinci plana attıkları görülmektedir. Bu değerlendirmemiz Amerikan dış politikası yapımında demokrasinin önemsiz olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır zira Washington dünya çapında kurumsal demokrasi inşasına ciddi kaynaklar ayırmaktadır. Ancak ulusal güvenlik ve dış politika çıkarlarıyla çelişki teşkil ettiği noktada bu değerlerin ikinci plana atıldığı görülmektedir. Bu sebeple ABD’nin darbelerle imtihanında geçer not almadığını ve aksine darbe ve askeri yönetimlere destek gibi araçları ulusal çıkarlarını korumak için kullandığını belirtmemiz gerekir. 

ABD’nin başka ülkelerdeki siyasi süreçlere etkisi ve doğrudan müdahalesinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Ülkenin uluslararası sistemin belirleyici gücü olarak ortaya çıktığı 2. Dünya Savaşı öncesinde hem kuruluş hem de genişleme aşamasındaki diğer devletlere müdahaleleri bilinmektedir. ABD kıta Amerikası’ndaki bütünlüğünü de uzun bir zaman zarfında savaş, işgal, darbe ve iç savaş süreçleri sonrasında sağlayabilmiştir. Bazı eyaletlerini de kendine katarken dış müdahale ve savaş gibi yöntemlere başvuran ABD örneğin Meksika’yla savaşı sonrasında California eyaletini kendine dahil etmiştir. Birliğini sağladıktan sonra da Latin Amerika’daki birçok devletin ya iç işlerine karışarak ya da doğrudan darbe girişimlerini destekleyerek Amerika kıtasının siyasetinde en belirleyici güç olarak öne çıkmıştır. 

ABD’nin her ne kadar yayılmacı bir siyaset izlediğini söyleyenler olsa da ülkenin Atlantik’ten Pasifik’e bütünlüğünü sağladıktan sonra daha fazla büyümek istediğini söylemek pek de mümkün değildir. Kurucu babalarının iki okyanus ve iki nispeten zayıf komşu arasında ‘Avrupa’nın siyasetinden uzak kalma’ politikasını benimsemelerinin Amerika’nın büyük stratejisinin izolasyonist bir çizgide gelişmesine neden olduğunu hatırlamak gerekir. ‘Eski Dünya’ olarak tanımladıkları Avrupa’nın ulus devletlerinin düştüğü tuzaklara düşmek istemeyen kurucu babalar ülkeyi kurumsal olarak da Avrupa siyasetinden ve kurumlarından farklı kılmak üzere çaba göstermişlerdir. Bu yüzdendir ki her iki dünya savaşında da Amerikan halkı savaşa girmekte son derece isteksiz olmuştur. 

ABD’nin 1. Dünya Savaşı’nın dışında kalması ve ekonomisinin çatışmadan uzak biçimde büyümesi 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde ülkenin dünya siyasetine yön verebilecek potansiyele ulaşmasını da sağlamıştır. Buna rağmen ABD’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesi kolay olmamıştır. İngiliz Başbakanı Churchill’in ABD’yi Hitler’e karşı yanına çekerek savaşa sokmaya çalışan yoğun çabalarına rağmen Washington uzun süre tarafsız kalmayı yeğleyerek büyük oranda Hitler’in kontrol ettiği bir Avrupa’yla nasıl ekonomik ve siyasi ilişki kuracağını tartışmıştır. ABD’nin savaşa girmesinde en etkin olan unsur Japonların Pearl Harbor saldırısıyla savaşa daha girmeden Amerikan donanmasını yok etme girişimi olmuştur. 

ABD Başkanı Roosevelt’in o ana kadar İngiltere gibi müttefiklerine silah üretimiyle dolaylı destek verme politikası Amerikan askeri kapasitesini en üst düzeye taşıdığı için ABD’nin o noktada savaşa girmek için son derece hazırlıklı olduğunu söylemek mümkün. O ana kadar müttefiklerine her türlü yardımı sağlayan ancak savaşa girmeyen ABD’nin Başkanı Roosevelt ile Amerika’nın uzun süredir Almanya’ya karşı savaşa girmesini sağlamaya çalışan Churchill arasındaki gizli görüşmelerde Atlantik Anlaşması 2. Dünya Savaşı sonrasında nasıl bir düzen kurulacağının ana hatlarını belirleyen belge olmuştur. ABD’nin savaş sonrasına kadar küresel düzen ve küresel liderlik iddiaları bir yana, Pearl Harbor’a kadar savaş dışında kalmayı tercih ettiğini anlatmamızın nedeni Amerika’nın başından beri yayılmacı bir siyaset güttüğü tezinin çok da doğru olmadığını anlatmak içindir. 

Soğuk Savaş

Bu bağlamda ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu düzenin devamı için ülkelerin iç işlerine müdahale etmesi ve özellikle komünizmin yayılmasını engellemek bahanesiyle darbelere destek vermesi nispeten yeni bir olgu olarak karşımıza çıkar. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’yle girdiği ideolojik ve aynı zamanda jeopolitik mücadelede ABD diğer ülkelerin kapitalist safta kalmasını öncelemiştir. Diğer bir deyişle ABD için demokrasilerin gelişmesinden çok demokratik kampın komünist kampa karşı galip gelmesi öncelikli bir hal almıştır. Batı ittifakının askeri, ekonomik ve siyasi kurumlarının güçlü işlerliği ve ülkelerin Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin safında yer alması bu ülkelerdeki demokratik gelişimin önünde olmuştur Washington için. Her ne kadar komünizme karşı liberal demokratik kapitalist kampın varoluşsal mücadelesi söylemi yaygınlaşsa da demokratik kurum ve değerler ikinci planda kalmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında Batı ittifakının liderliğini yapan ABD’nin dünyanın farklı yerlerindeki ülkelerin Sovyetler tarafına geçmesindense darbeci veya otoriter liderler tarafından yönetilmesi tercih edilmiştir. Marshall planıyla Avrupa’nın ekonomik altyapısını yeniden inşa ve komünist bloka kaymasını engellemek için önemli miktarda mali kaynak ayıran ABD, Latin Amerika, Ortadoğu ve Asya’da Sovyetlerin komünizmi yayma çabalarına karşı kendine yakın gördüğü rejimleri desteklemiştir. Mısır’da İngiltere’nin Süveyş’i kontrole devam etmesine karşı oluşan milliyetçi hissiyatı kullanarak monarşinin sonunu getirecek Hür Subaylar Hareketi’ni destekleyen ABD’nin 1952 darbesindeki rolü örnek verilebilir. ABD’nin Mısır’ın Sovyet bloğuna devşirilmesini engelleme isteği bu ülkedeki rejim değişikliği çabalarına destek vermesini sağlamıştır. Mısır’da monarşiye karşı milliyetçi subayları destekleyen ABD’nin İran’da Başbakan Musaddık’a karşı darbeyi İngiltere’yle birlikte organize etmesi İran’ın anayasal monarşiden otoriter monarşiye kaymasına neden olmuştur. 

Bu iki örnekte de ABD’nin komünizmle mücadele adına gerektiğinde milliyetçileri gerektiğinde monarşistleri desteklediği ve dolayısıyla bu ülkelerdeki demokratik süreçlerin akamate uğramasını önemsemediği görülmektedir. Benzer dış müdahaleleri Guatemala, Brezilya, Endonezya, Vietnam, Küba ve Afganistan gibi birçok ülkede tekrarlayan Amerikan yönetimlerinin Sovyetlerle mücadele adına askeri müdahale, darbe girişimleri ve gizli operasyonlar gerçekleştirmesi Soğuk Savaş’ın en standart yöntemlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye’de de 1960, 1971 ve 1980 darbelerinde Sovyet tehdidini önceleyen ve ülkenin Batı kampında kalması uğruna askeri yönetimlerle çalışmaktan imtina etmeyen Washington’un Soğuk Savaş dönemindeki darbecilere destek karnesinin epeyce kabarık olduğunu söylemek mümkün. Dünyanın birçok bölgesinde komünizmle varoluşsal bir mücadele veren Amerikan yönetimlerinin stratejik amaçlarla ülkelerin demokratik liderlerine darbe yapılmasına göz yumması, desteklemesi ve zaman zaman da doğrudan organize etmesi olağan hale gelmiştir. 

Amerikan dış politikasının önemli araçlarından biri haline gelen ülkenin askeri liderlerine ve komünizm karşıtı siyasetçilerine yatırım yaparak Sovyetlere karşı mücadele vermesinin bu ülkelerde demokrasinin gelişmesine bilakis ket vurduğu söylenebilir. Bu dönemde Rusya’nın stratejik olarak alanının daraltılması ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla desteklediği siyasi ve askeri elitlerin ülke içinde otoriter yönetimler geliştirmesi ABD’yi çok da rahatsız etmedi. Birçok ülkede ABD ve Rusya yanlısı siyasi kamplaşmalar oluştu ve birçok ülkede iç çatışmanın tohumları ekilmiş oldu. Bu ülkelerdeki siyasi çatışmalar ülkeleri istikrarsızlaştırarak dış yardıma bağımlı hale getirdiği oranda da ABD ve Rusya bu durumu değerlendirme yoluna gittiler. Ülkelere ekonomik ve askeri destek vererek kendi yanlarına çekmeye çalışan bu iki büyük güçten biri olan ABD’nin kapitalist sitemin devamı adına yatırım yaptığı siyasi ve askeri elitlerin demokratik normları ve insan haklarını hiçe sayan politikaları da sorun olmadı. Zira ABD için bu ülkelerin uluslararası sistemde kapitalist kampta yer almaları birinci öncelikti. 

Türkiye

Bu bağlamda Soğuk Savaş döneminde ülkelerin demokratik gelişimi ve insan hakları sicili sadece Batı’dan uzaklaşmaya başladıklarında sorun olmuştu. Türkiye ve Yunanistan örneklerinde görüldüğü gibi ülke kapitalist kampta yer aldığı sürece askeri elitlerin sisteme vesayet etmesi sorun teşkil etmiyordu. ABD’nin Türkiye’deki askeri vesayet sistemi ve periyodik olarak gerçekleşen darbelere karşı tavır almaması ve aksine zaman zaman siyasi olarak da desteklemesi ülkenin Batı kampında kalmasının öncelenmesinden kaynaklanıyordu. Gerek askeri vesayetin gerek darbelerin yarattığı siyasi istikrarsızlık, demokratik gerileme, insan hakları ihlalleri, ekonomik zayıflık ve insan gücü maliyetleri gibi sonuçlar da uluslararası sistem tarafından göz ardı ediliyordu. 1980 darbesi sonrasında çekilen ve Türkiye’nin uluslararası imajını uzun süre belirleyen Geceyarısı Ekspresi gibi filmler de aslında Türkiye’deki sistemin ciddi bir eleştirisini sunmaktan ziyade Batılı turistlere nasihat etme derdindeydi. Uluslararası sistemin Batı cephesinde kalması elzem addedilen Türkiye’nin demokrasi ve insan haklarındaki sınıfta kalan karnesi Soğuk Savaş dengelerinin de bir sonucuydu aslında. ABD için Türk siyasi ve askeri elitlerinin içerde yaptıklarından çok uluslararası alanda Batı kampında yer alıp almadıkları temel meseleyi teşkil ediyordu. 

1990’larda da büyük oranda Soğuk Savaş’ın mirasının devam ettiğini söylemek mümkün. Türkiye’nin hem terörle boğuştuğu hem de uluslararası sistemde yerini bulmaya çalıştığı bu dönemde ABD’nin tek süper güç olarak öne çıkmasıyla birlikte demokratik dalganın hâkim olduğu yeni bir uluslararası konjonktür yaratmıştı. Türkiye’de askeri vesayetin devamına ve 28 Şubat gibi ‘yumuşak darbe’ addedilen gelişmelere ses çıkarmayan ABD’nin Türkiye’de demokrasinin gelişmesine (Avrupa Birliği üyeliğine destek dışında) kayda değer bir çaba harcadığını söylemek zor. 2000’lerde AK Parti iktidarıyla Türkiye’nin bambaşka bir ivme kazandığı dönemde de gene ABD’nin global terörle mücadele ve Irak’ın işgali gibi konuları öncelediğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin dış politikada artık tek bir kampın üyesi olmanın sürdürülebilir olmadığını fark etmesi ve değişen uluslararası düzene ayak uyduracak adımları atması içerde askeri vesayetin zayıflaması sonucunu da doğurdu. 

Askeri vesayetin zayıflatılmasını fırsat bilerek devlet içindeki yapılanmasını artıran FETÖ yeni bir meydan okuma olarak öne çıkacaktı. Dünyanın farklı yerlerindeki faaliyetleri Amerikan dış politikasının da işine gelen bu örgütün kapalı yapısını göz ardı etmeyi yeğleyen Washington yönetiminin gene stratejik önceliklerine odaklandığını söyleyebiliriz. Soğuk Savaş sırasında oluşan ve sonrasında da devam eden ABD’nin askeri vesayet aktörleriyle devam eden ilişkilerinin büyük oranda sona ermesinin hem Türkiye’nin demokratik gelişimi hem de ülkenin uluslararası sistemdeki yeri açısından önemli sonuçları oldu. ABD artık Batı kampında yer alan ve dar bir siyasi-askeri elitle ilişki üzerinden etkileyebildiği bir Türkiye değil kendi ulusal stratejisini belirleyen ve halkın dış politikadaki etkisi bakımından da daha demokratik bir Türkiye’yle muhatap olmak durumunda kaldı. Çok kutuplu dünyada ittifak oluşturmakta zorlanan ABD’nin Türkiye gibi ülkelerden her konuda kendi yanında olmasını talep etmesinin de artık mümkün olmadığı tespitini yapabiliriz. 

Mısır Darbesi

ABD’nin Arap Baharı döneminde Ortadoğu ülkelerinde yaşanan halk hareketleri karşısında takındığı tutum bir kez daha darbeler ve askeri yönetimler karşısında stratejik çıkarlarını öncelediğini göstermektedir. ABD’nin Soğuk Savaş ve sonrasında demokrasi ve insan hakları söz konusu olduğunda stratejik çıkarlarını önceleyen politikaları Arap Baharı sürecinde de devam etmiştir. Tunus’ta başlayarak kısa sürede Mısır’a sıçrayan otoriter rejimlere karşı halk ayaklanmalarının bölgesel düzeni tehdit edebileceği kısa sürede belli olmuştu. Bu düzenin ana unsurları arasında İsrail’in güvenliği yer aldığı için ABD’nin de bunu önceleyen Ortadoğu politikası icabı halk hareketlerine destek vermekte çekingen davrandığını gördük. İsrail’le Enver Sedat döneminde barış imzalamış olan Mısır’ın Mübarek yönetiminde İsrail’e tehdit teşkil etmemesi bilakis İsrail’in bölgesel güvenliğinin teminatı haline gelmesi ABD’nin tavrı açısından belirleyici öneme sahipti. Bu nedenle Mübarek’e görevi bırakma çağrısı yapmakta Türkiye’nin gerisinde kalan Obama yönetiminin sonunda halk hareketine destek veren bir söylem kullanması test edilmeye muhtaçtı. Zira İhvan’ın iktidara geldikten bir sene kadar sonra Sisi darbesine muhatap kaldığı zaman ABD’nin “darbeye darbe diyemeyerek” bu testi geçemediğini söyleyebiliriz. 

ABD Soğuk Savaş döneminde nasıl Sovyetlerle mücadele adına otoriter ve askeri rejimlere destek verdiyse, Arap Baharı döneminde de (Başkan Obama’nın halk hareketlerine destek verme eğilimine ve söylemine rağmen) halk hareketlerinin yanında güçlü bir biçimde yer almaktan imtina etmiştir. İsrail’in güvenliği dışında bölgede devrim karşıtı siyaseti temsil eden Suudi Arabistan gibi müttefiklerini de endişeye sevk etmek istemeyen ABD’nin Mısır ordusuna verdiği yıllık 1,5 milyar dolara yaklaşan askeri yardım da etkili olmuştur. Mısır ordusunun bölgesel politikasında oynadığı kilit rol ABD’nin Arap Baharı dönemindeki Mısır politikasında belirleyici bir unsur olmuştur. Başkan Obama’nın Mübarek’e yaptığı “geçiş süreci şimdi başlamalıdır” yönündeki çağrısı hem İsrail hem de Körfez müttefikleri tarafından “ihanet” olarak adlandırılmıştı. Bunca senedir Amerika’nın yatırım yaptığı ve desteklediği Mübarek’in halk hareketleri karşısında istifaya çağırılması mevcut düzenin savunucusu ülkeler tarafından ABD’nin güvenilemez bir aktör olduğuna ilişkin yargıyı kuvvetlendirdi. Obama bu tepkiler karşısında hızlı bir dönüş yapmaktansa bekle gör siyaseti gütmüş ve İhvan gibi aktörlerden İsrail’le barışın devamı yönünde taahhütler almaya çalışmıştı. Obama Sisi darbesini darbe olarak adlandıramayınca Mübarek’e yaptığı çağrının da liberal kamuoyunu tatmin etmeye dönük bir hamle olduğu ve ABD’nin stratejik önceliklerine rağmen demokrasiyi savunma siyasetine geçmediği görüldü. Bu bağlamda Amerika’nın eski reflekslerinin devam ettiği ve stratejik çıkarların gereği olarak mevcut düzenin devamı uğruna demokrasi ve insan haklarının feda edildiği bir kez daha görüldü.

15 Temmuz 

15 Temmuz 2016’da gerçekleşen FETÖ’nün başarısız darbe girişiminde de ABD’nin stratejik çıkarları, mevcut düzeni ve istikrarı demokratik değerlerin üstünde gören anlayışının tekerrür ettiğini gördük. Darbe girişiminin ilk saatlerinde hızlıca bir açıklama yaparak demokratik düzene vurgu yapması beklenen Washington’dan gelen karmaşık sinyaller Türk kamuoyunda derin bir kuşku uyandırdı. 2013’ten beri Türk-Amerikan ilişkilerinde git gide artan bir soğuma olduğu biliniyordu. Arap Baharı’nın başında Türkiye’yi model ülke olarak gösteren Obama’nın özellikle Suriye politikası yüzünden ayrışmaya başladığı NATO müttefikinin lideri Erdoğan’la ilişkisi de eskisi gibi değildi. Obama’nın geciken açıklamasında epeydir soğuyan ilişkilerin ve Erdoğan’a siyasi destek veriyor gözükmek istemeyişinin rolü olmuş olabilir. Bunu kesin bilmek mümkün değil ancak müttefik bir NATO üyesi ülkede gerçekleşen darbe girişimine karşı net bir tavır alınamaması demokratik değerler üzerine kurulu olduğunu iddia eden NATO’nun birliği açısından da sorunlu bir yaklaşım olmuştur. 

O dönemde Başkan Yardımcısı olan Joe Biden’ın bir toplantı çıkışında ve tam da bilgi sahibi olmadan yaptığı talihsiz açıklama da Türk-Amerikan ilişkilerine zarar vermiştir. Biden’ın istikrara yaptığı vurgu demokratik düzene karşı ayaklananların başarılı olması durumunda ABD’nin bundan rahatsız olmayacağı gibi bir anlam çıkmasına neden olmuştur. Beyaz Saray’ın daha sonra yaptığı net açıklamaların darbenin başarısız olacağının anlaşıldığı noktada gelmesi de Türkiye kamuoyu tarafından ikircikli bir tavır olarak algılanmıştır. Türkiye’de ve başka birçok ülkede stratejik çıkarları için askeri yönetimlerle çalışmaya devam eden ABD’nin 15 Temmuz’da da benzer bir tavır sergilediği yönündeki görüşler ağırlık kazanarak Türk-Amerikan ilişkilerinin daha da kötüye gitmesine katkıda bulunmuştur. Obama yönetiminin darbe sonrasında Ankara’ya gönderdiği Biden’ın geç geldiği için özür dilemesi de Washington’un demokratik düzenin yanında yer almak için çok da acele etmediğine işaret etmiştir. ABD’nin darbe girişiminde dahli olduğu kanısı Türkiye’de yaygın olduğu için Obama yönetiminin bu algıyı gidermeye dönük gösterdiği çabaların son derece cılız kalması da Türk-Amerikan ilişkilerindeki güven bunalımını derinleştirmiştir. 

Amerika’nın küresel bir oyuncu olmaya başladığı 2. Dünya Savaşı öncesinde de sonrasında da stratejik hedefleri ve kurduğu düzenin devamı için dış müdahale, askeri yönetimlerle çalışma ve darbeye destek gibi yöntemlere başvurduğu bilinmektedir. Dünyada demokrasi ve insan haklarının gelişmesi için çalıştığını iddia eden Amerikan dış politika yapıcılarının bu değerleri en iyi ihtimalle ikinci plana attıkları görülmektedir. Bu değerlendirmemiz Amerikan dış politikası yapımında demokrasinin önemsiz olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır zira Washington dünya çapında kurumsal demokrasi inşasına ciddi kaynaklar ayırmaktadır. Ancak ulusal güvenlik ve dış politika çıkarlarıyla çelişki teşkil ettiği noktada bu değerlerin ikinci plana atıldığı görülmektedir. Bu sebeple ABD’nin darbelerle imtihanında geçer not almadığını ve aksine darbe ve askeri yönetimlere destek gibi araçları ulusal çıkarlarını korumak için kullandığını belirtmemiz gerekir. 

Günümüzde Çin ve Rusya gibi güçlerin Batı demokratik değerlerine siyasi, ekonomik ve askeri meydan okumalar ortaya koymaları ABD’nin savunduğu liberal demokratik kapitalist sistemin cazibesine de darbe vurmaya başlamıştır. ABD’nin stratejik çıkarları uğruna otoriter sistemlerle çalışmaktan imtina etmeyerek gereğinde darbeci yönetimlerle de çalışabilmesi demokrasi ve insan hakları değerlerinin savunucusu iddiasını taşıyabilmesi açısından en büyük zaafı teşkil etmektedir. ABD’nin darbelerle imtihanında sınıfta kalması şimdilerde Biden yönetiminin dünyada demokrasiyi yeniden canlandırma iddiasının başarı ihtimalini azaltarak Çin ve Rusya’yla mücadelesinde sadece retorik üzerinden kendine müttefik bulmasını zora sokmaktadır. ABD önümüzdeki dönemde ortaya çıkmakta olan çok kutuplu dünyada liberal demokrasi ve insan haklarının derinleşmesini istiyorsa bunu öncelikle darbeler ve darbe yönetimleriyle imtihanını geçmeye çalışarak yapması gerecek. Aksi takdirde ABD’nin kendi inandırıcılığı zayıflayacağı gibi ekonomik kalkınmaya dayalı otoriter sistemlerin de diğer ülkelerin önüne ciddi bir alternatif olarak konulması mümkün olacaktır.

Brunson Davası Sonrası Türk-Amerikan İlişkileri

Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2018 tarihinde Kriter‘de yayınlanmıştır.

Download PDF

Brunson davasının Trump yönetimiyle bu kadar ciddi bir kriz yaratmasını 15 Temmuz darbe girişiminin Türk-Amerikan ilişkilerinde yarattığı ağır tahribatın sonuçlarından biri olarak görmek mümkün. Darbe girişimi sırasında ve hemen sonrasında Washington’un darbeye karşı çıkmada ‘bekle gör’ olarak algılanan tavrı Ankara’yla derin bir güven krizi doğurdu. Obama yönetimi yetkililerinin yaptığı açıklamalar FETÖ liderinin darbeden sorumlu tutulması ve hukuki olarak gereğinin yapılacağı konusunda Türkiye’ye güven vermedi. Bu tavır ABD’nin Türkiye’nin ulusal güvenlik tehdidi olarak gördüğü ve terör örgütü olarak tanımladığı FETÖ’yü koruduğu şeklinde algılandı. Bunun üzerine Suriye’de YPG’ye verilen Amerikan desteğinin artarak devam etmesi ikili güven ilişkisini en alt seviyelere indirdi. Türkiye’nin doğrudan mücadele ettiği iki örgütün ABD tarafından desteklenen görüntüsü Obama döneminin en kötü mirası oldu.

Bu durum Brunson davasında etkisini göstererek karşılıklı güven inşa edilmesini zorlaştırdı. Trump yönetiminin hukuki süreçleri görmezden gelerek Türkiye’ye adeta bir ültimatom vermesi Amerikan iç siyasi dinamikleri ve Başkan Yardımcısı Pence’in baskısıyla doğrudan bağlantılıydı. Buna rağmen, bahsettiğimiz karşılıklı güvensizlik daha sağlıklı bir diyalog kurulmasının önüne geçti. Brunson’ın suçlu bulunması sonrasında tahliye edilmesi Başkan Trump’ı son derece memnun etti ve Türkiye’ye yönelik pozitif bir söyleme dönmesini sağladı. Yine de bu durum Türk-Amerikan ilişkilerindeki güvensizliğin temel nedenlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. İlişkilerin daha sağlıklı bir zemine oturabilmesi için hem Trump yönetiminin bazı adımlar atması (Türkiye’nin bakanlarına uyguladığı yaptırımları, çelik ve alüminyuma ek vergileri kaldırması gibi) hem de iki tarafın bu güvensizliği ortadan kaldırmak için özel bir çaba sarf etmesi gerekecek. Brunson davasının bir hukuki mesele olarak değerlendirilmesini imkânsız kılan dinamiklerin ortadan kaldırılması için aktif bir çaba gösterilmesi her iki ülkenin de çıkarına olacaktır.

Suriye’de Yakınlaşma İhtimali

Suriye meselesi Türk-Amerikan ilişkilerini önümüzdeki dönemde zorlayacak en ciddi sorunlar yumağını barındırıyor. İki tarafın genel olarak Suriye politikalarında ciddi farklılıkların devam etmesine ilaveten ABD’nin Kuzey Suriye’de YPG’ye yatırım yapmaya devam etmesi karşılıklı güvensizliğin devamını garanti ediyor. Obama yönetimi YPG’ye yardımı DEAŞ’la mücadele kapsamında geçici ve sınırlı bir destek olarak tanımlayarak Türkiye’yi yatıştırmaya çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştı. Trump yönetimi ise bu politikayı devam ettirdi ancak DEAŞ’ın artık hâkim olduğu bir toprak bütünü kalmadığı bir ortamda YPG desteğini İran’ın etkisini kırma amacına binaen meşrulaştırıyor. YPG’nin İran’a karşı harekete geçmeyeceği aşikar olduğu için bu konuda Türkiye’nin derin rahatsızlığı ve şüpheleri devam edecek.

Daha önce Türkiye’de elçilik görevinde bulunmuş ve Türkiye’nin hassasiyetlerini ve politikalarını en iyi anlayan isimlerden biri olan James Jeffrey’nin Trump yönetimi tarafından Suriye özel temsilcisi olarak atanması küçük de olsa bazı fırsatlar doğurabilir. Esed rejiminin Rusya’nın desteğiyle İdlib’e girme tehdidi savurduğu ve Türkiye’nin yoğun bir diplomatik çabayla bunu engellediği bir dönemde Washington’dan Türkiye’nin pozisyonuna destek veren açıklamaların gelmesinin olumlu bir etki yarattığını söylemek mümkün. Trump yönetiminin Esed rejimini uyaran sert söyleminin Türkiye’nin elini güçlendirdiğini, Jeffrey’nin atanmasıyla Türkiye’yle birlikte çalışma iradesinin oluştuğunu ve en son Menbiç’te ortak devriyelerin başladığını düşündüğümüzde, Suriye konusunda Türk-Amerikan ilişkilerinin pozitif ivme kazanmasının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Ancak YPG’ye Amerikan desteğinin ciddi bir sorun olmaya devam edeceği kesin.

Trump yönetiminin yakın zamanda açıkladığı Suriye politikasının temel stratejik hedefinin İran’ın bölgesel etkisini kırmak olduğu biliniyor. Ancak bu hedefi somut olarak hayata geçirmek adına nasıl adımlar atacağı belli değil. İran’a karşı Türkiye’yi Suriye’de yanına almak isteyen Trump yönetiminin YPG meselesinde nasıl güvenceler verebileceği de belirsizliğini koruyor. Türkiye İran’ın Suriye’deki etkisinden elbette memnun değil ve bu etkinin azaltılması Türkiye’nin elini güçlendirir. Suriye meselesinin siyasi çözümü konusunda da Türkiye’nin masaya daha güçlü gelmesini sağlayabilir. Ancak PYD’nin bu siyasi çözüm sürecine katılmak istemesi ve ABD tarafının bunu makul bulması Ankara’yla Washington arasındaki Suriye yakınlaşmasını zora sokacaktır.

İran Yaptırımları

Obama döneminde Türk-Amerikan ilişkilerinin karşılaştığı en önemli sınamalardan biri İran nükleer meselesi olmuştu. Türkiye’nin BMGK geçici üyesi olarak 2010’da verdiği hayır oyu Ankara’ın ekseni kayıyor tartışmasının alevlenmesine yol açmıştır. Türkiye savaşa varacağı kaygısıyla ABD’nin yaptırım politikasına karşı çıkmış ve arabuluculuk yapmaya çalışmıştır. 2015 yılında varılan İran nükleer anlaşmasını destekleyen Türkiye, anlaşmanın Trump yönetimi tarafından iptalini de eleştirmekten geri durmamıştır. Her ne kadar Suriye konusunda karşıt konumda bulunsa da Türkiye İran’a askeri müdahaleye gidecek bir yola girilmesini istemiyor. Şimdilerde Trump yönetiminin İran’ı izole ederek yaptırımlara boğmaya çalışırken Avrupa’dan destek alamaması elini zayıflatıyor.

Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi enerji ihtiyaçları dolayısıyla İran’dan petrol ve doğalgaz ihracına devam edeceğini açıklaması sonrasında Trump yönetiminin Türkiye’yi yaptırımlardan muaf tutmak için adım atması bekleniyor. Kasım başında uygulanması beklenen yaptırımların Türkiye’ye karşı da geçerli olması durumunda ikili ilişkilerin yeni bir kriz dönemine girmesi kaçınılmaz olacaktır. Trump yönetiminin yeni Suriye politikasında Tahran’ı geriletmeyi stratejik hedef olarak tanımlayıp Türkiye’yi yanına almak istemesinin doğal sonucu Türkiye’yi İran yaptırımlarından muaf tutması olmalıdır. Aksi takdirde Türkiye’nin ekonomisi olumsuz etkilenecek ve Ankara Washington’un Türkiye’yle çalışma konusundaki ciddiyetine inanmayacaktır.

Ortadoğu’da Güç Mücadelesinin Etkileri

Son birkaç haftadır yaşanan Kaşıkçı olayı, Ortadoğu’daki bölgesel güç mücadelelerinin Türk-Amerikan ilişkilerini doğrudan etkileyebileceğinin yeni bir örneği oldu. Gazeteci Kaşıkçı’nın basına sızdırılan detaylarda göründüğü itibarla İstanbul’da hunharca katledilmesi, Suudi veliaht Muhammed bin Selman’ın Trump yönetimiyle geliştirmeye çalıştığı sıkı ilişkiyi korumak ve bunu bölgedeki güç mücadelesinde kaldıraç olarak kullanmak için neler yapabileceğini gösteriyor. Selman’ın kendi ifadesiyle Türkiye’yi İran ve İhvan’la birlikte bir ‘şeytan üçgeninin parçası’ olarak görmesi ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ı yanına alarak Amerikan desteğiyle bölgede ‘karşı-devrim’ bloğunu güçlendirmeye çalıştığı görülüyor. Arap Baharı’nı Arap Kış’ına döndürmeyi hedefleyen bu bloğun İsrail tarafından tercih edildiği ve son zamanlarda Suriye’de de Türkiye’nin aleyhine çalıştığı biliniyor.

Türkiye’nin Kaşıkçı olayında öncelikle ABD’yi ve bütün uluslararası kamuoyunu denkleme dahil etme stratejisi son derece başarılı oldu. Türkiye’nin başından beri iyi niyetli olmadığı yönündeki yorumlar boşa çıkmakla kalmadı, Batı medyası cinayeti örtbas etmediği için Türkiye’ye teşekkür etti. Trump başından beri Suudilere bir açıklama yaparak işin içinden sıyrılmaları için açık bir kapı bıraktı ve bu nedenle Amerikan kamuoyunun sert tepkisini çekti. Kasım seçimlerine az bir zaman kala hem de ekonomi bu kadar iyi giderken Trump’ın Amerikan medyasının iki haftadan fazladır Kaşıkçı cinayetine odaklanmasından rahatsız olduğu aşikâr. Suudileri cezalandırmak adına Kongre’nin istediği gibi sert bir adım atması çok zayıf bir ihtimal olsa da Kasım seçimleri sonrasında Kongre’deki dinamiklerin değişmesi Trump’ı buna mecbur bırakabilir.

Kaşıkçı cinayeti Veliaht Prens Selman’ın çok ciddi paralar harcayarak ABD’de oluşturmaya çalıştığı ve Yemen savaşı nedeniyle inşa etmekte zaten zorlandığı modernleşmeci lider imajını tamamen yerle bir etti. Suudi ekonomisini yeniden inşa etmeye çalışan, kadınlara araba kullanma özgürlüğü tanıyan, bölgede İsrail’le çalışmaya hazır modernleşmeci lider imajına zarar veren Kaşıkçı’ya tahammül edememesi Selman’ın alanının son derece sınırlanmasına yol açtı. Kral olması bile tartışmaya açılan bu süreçte gösterdiği siyasi basiretsizlik önümüzdeki yıllarda Suudi Arabistan’ın bölgede istikrarsızlık kaynağı yeni bir dinamik yaratacağına işaret ediyor. Böyle bir istikrarsızlığın yeni bölgesel kriz alanları ve çatışma yaratması ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de bundan nasibini alması kaçınılmaz.

Kasım Seçimleri Ne Getirir

Trump yönetimiyle birlikte Amerikan iç siyasetinin dış politikaya etkisi çok daha bariz hale geldi. Popülist bir lider olarak hemen hemen bütün dış politika meselelerini iç siyasette kullanarak ‘pazarlığa açan’ Trump, iç politikanın ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye de dahil olmak üzere birçok müttefikiyle ilişkisinde inişli çıkışlı bir dönem yaşanmasına sebep oldu. Türkiye adına bunun en somut örneği Evanjelist tabanın son derece önem verdiği Brunson meselesi oldu. Brunson’ın tahliye edilmesinin pozitif etkisi olacağını söylemiştik ancak Trump’ın iç politika çıkarlarının önümüzdeki dönemde de etkili olacağının altını çizmek gerekiyor.

Kamuoyu araştırmaları Kasım seçimlerinde Kongre’nin üst kanadı Senato’da çoğunluğun Cumhuriyetçilerde kalacağını ancak alt kanadı Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun büyük ihtimalle Demokratlara geçeceğini gösteriyor. Bu senaryoda Trump’ın politikalarına güvensizlik oyu verilmiş olacak ve başkanı görevden azil süreci başlatmak için sabırsızlanan Demokratları harekete geçirecek. 2020’ye giden yolda Trump’ın bütün politikalarını kadük etmek isteyecek Demokratların dış politikada da özellikle Suudilerle ilişkilerini sorun haline getirmesini beklemek gerekiyor. Demokratların başkana bu gibi konularda baskı yapması Trump’ın dış politikada daha agresif bir tavır alarak güç gösterisinde bulunmaya çalışması sonucunu doğurabilir.

Kongre’de Demokratların etkisinin artmasının Türk-Amerikan ilişkilerine doğrudan etkisini kestirmek zor olsa da Kongre’de özellikle Brunson meselesi yüzünden hazırlanan Türkiye aleyhindeki tasarıların tekrar gündeme gelmesi söz konusu olabilir. Bu durumda Trump’ın Beyaz Saray’ın geleneksel olarak Türkiye’yle ilişkileri Kongre’den uzak tutmak isteyen tavrının nereye kadar devam edeceğini tahmin etmek zor. Yani Başkan Trump’ın Brunson konusunda olduğu gibi Kongre’den gelebilecek baskının iç siyasette kendini ne kadar zor durumda bıraktığına bağlı olarak Türkiye’ye sert tavır takınması çok uzak bir ihtimal değil.

Türk-Amerikan ilişkileri önümüzdeki dönemde Halkbank gibi bazı dava süreçleri, YPG ve FETÖ meseleleri, Suriye krizi, İran yaptırımları ve ABD’nin Kasım seçimlerinin getireceği sınamalarla karşı karşıya kalmayı sürdürecektir. Brunson’ın suçlu bulunduktan sonra tahliye edilmesinin yarattığı olumlu havanın bütün bu meseleleri çözmeye yetmesi imkânsız ancak Amerikan tarafında uzun süredir görmekte zorlandığımız Türkiye’yle çalışma iradesinin güçlenmesi durumunda pozitif bir dinamik oluşabilir. Bu dinamiğin sağlıklı ve kalıcı kurumsal bir düzleme oturtulmaması durumunda ikili ilişkilerde kırılganlık ve bölgesel meselelerde strateji farklılıklarını öne çıkmaya devam edecektir.

Türk-Amerikan İlişkileri ve Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i

Bu yazı ilk olarak 26 Eylül 2018 tarihinde Kriter‘de yayınlanmıştır.

Türk-Amerikan İlişkileri ve Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i
Download PDF

Bu hafta New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) toplantılarının, Türkiye-ABD ilişkileri perspektifinden değerlendirildiğinde, birkaç farklı sonucu olduğunu söyleyebiliriz. BM’nin geçmişte küresel sorunlara çare bulmakta en önemli siyasi kurum olarak öne çıkmasında ve işletilmesinde önemli rol alan ABD’nin bu rolünden vazgeçmekte olduğuna şahit oluyoruz. Çin ve Rusya gibi güçlerin de BMGK’yı kendi bölgesel ve küresel çıkarlarını koruma araçlarından biri olarak kullanmak istemeleri dikkat çekiyor. Avrupalı devletlerin ise küresel bir perspektiften yoksun olmaları ve geleneksel olarak bunu ABD’ye havale etmeleri alışkanlığıyla geniş kapsamlı bir politika üretmekten uzak olduklarını görüyoruz. Bu şekilde işlevselliği giderek aşınan BM’nin uluslararası sorunlara çare bulmak bir yana, Filistin meselesinde olduğu gibi çözümü istemeyenlerin politikalarının tek taraflı dayatmalarla meşrulaştırıldığı bir foruma dönüşmesi ‘yeni dünya düzensizliğine’ işaret etmektedir. Türk-Amerikan ilişkilerinin de küresel düzensizliğin ürettiği istikrarsızlıklardan etkilenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Uluslararası Sistem Krizi ve Suriye’nin ‘İyi’ Teröristleri

Türk-Amerikan ilişkilerinde en önemli stratejik kriz alanlarından biri olarak ortaya çıkan PYD/YPG/PKK sorununun büyümesinde BMGK’nın Suriye meselesinde çözümsüzlüğün mimarı haline gelmesinin etkisi büyüktür. Suriye krizinin başlangıcından beri BMGK üyesi Rusya Esed rejimini destekleyerek rejim aleyhinde herhangi anlamlı bir karar alınmasına engel olurken, ABD de genel kurula gerekli ön hazırlık ve pazarlıklarını yapmadığı sembolik karar tasarıları getirmekle yetinmiştir. Amerikan tarafının Suriye’de ulusal çıkarı olmadığı vurgusuyla Rusya’yla ciddi bir siyasi pazarlığa girmeyi reddetmesi, Rus tarafının sorunun devam etmesini sağlayarak bu kozu elinde tutmak isteyen politikalar izlemesine yol açmıştır. BMGK’nın ABD’yle Rusya arasındaki bu ‘dansı’ engelleyecek veya Suriye’de çözümü sağlayacak bir çözüm üretecek zorlayıcı bir mekanizmadan yoksun olması altı çizilmesi gereken bir vakıadır. Diğer bir deyişle, BMGK kararlarının büyük güçlerin siyasi çıkarları etrafında şekillenmesi uluslararası krizlere ve çatışma alanlarına çözüm bulunmasının önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Uluslararası sistem krizinin en önemli tezahürlerinden biri olan Suriye krizinin Türk-Amerikan ilişkilerinde tamir edilmesi zor bir yaraya neden olması da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

ABD’nin PKK’nın Suriye kolu PYD’ye verdiği destek uluslararası toplumun Suriye krizinde bir çözüm üretememesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Ancak daha geniş olarak, ABD’nin 11 Eylül sonrası izlediği küresel terörle mücadele politikalarının Irak işgali sonrasında çıkmaza girmesinin ve özellikle Obama döneminde geliştirilen El-Kaide ve DEAŞ gibi terör örgütlerine karşı ‘yerel güçlerle’ çalışma stratejisinin Türk-Amerikan ilişkilerine maliyeti büyük olmuştur. Türkiye de dahil olmak üzere birçok Batı ülkesinin teröre karşı koordineli bir şekilde mücadele vermesine rağmen, BM gibi kurumlar uluslararası terörün giderek çetrefilleşen karmaşıklığına karşı siyasi bir yaklaşım ortaya koyamadılar. Yani Irak ve Suriye’de terörü üreten çarpık siyasi koşulları ortadan kaldırmaya yönelik kapsamlı bir strateji üretemeyen uluslararası bir kurum olarak BM özellikle Ortadoğu’yu istikrarsızlaştıran uluslararası terör konusunda ortak bir tavra öncülük edemedi. Terörün ortak tanımının gitgide aşınması büyük güçlerin tek taraflı politikalarıyla bir araya gelince, ABD ve Rusya gibi ülkeler kendi terör ve terörist tanımlarını yapmaya başladılar. Türkiye’nin sıklıkla eleştirdiği ‘iyi teröristi’ ‘kötü teröriste’ karşı kullanmaya kadar varan bu politikaların geliştirilmesinde BMGK’nın büyük güçlerin oyunun kurallarını belirlediği bir mekanizma işlevi görmesinin katkısı büyük olmuştur. Hem Suriye politikası hem de terörle mücadele konularında uluslararası kurumların yetersiz kalmasının ve dolayısıyla yeni dünya düzensizliğinin devam etmesinin Türk-Amerikan ilişkilerine maliyeti büyük olmuştur. 

Yükselen Popülizm ve Trump’ın Amerikan Ulusalcılığı

Türk-Amerikan ilişkilerini son zamanlarda doğrudan etkileyen ve küresel ölçekte BM gibi uluslararası kurumların çözüm bulamadığı sorunlardan biri de yükselen popülizm ve Amerikan ulusalcılığının uluslararası sistemi tehdit eder hale gelmiş olmasıdır. Avrupa’da yükselen popülist milliyetçi dalganın Amerikan versiyonu olarak tanımlanabilecek ‘Önce Amerika’ sloganı, Trump yönetiminin uluslararası kurum ve anlaşmalardan çekilmesiyle kalıcı bir politika haline gelmektedir. Görev başına gelir gelmez Asya-Pasifik Ticaret Anlaşması müzakerelerinden çekilen, Kuzey Amerika Ticaret Anlaşması’ndan (NAFTA) çekilme tehditleri savurduktan sonra Meksika’yla tek taraflı bir ticaret anlaşmasına varan ve NATO gibi en köklü Batı kurumlarına acımasız eleştiriler getiren Trump ulusalcılığı, halihazırda zaten kimlik krizi yaşayan birçok uluslararası kurum ve anlaşmayı önemsiz hale getirmiştir.

Trump liderliğindeki ABD’nin çok taraflı anlaşmalara ve platformlara karşı saldırısı, Türkiye gibi uluslararası sistemdeki rolünü NATO, BM, Avrupa Birliği, G20, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer kurumlardaki etkisi üzerinden oynayabilen bölgesel güçlerin bu kurumlara güvenini sarsmaya devam etmektedir. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan beri liderliğini yaptığı liberal düzenin kurum ve kurallarına sahip çıkmayıp adeta öksüz bırakması, Türk-Amerikan ilişkilerinin çok taraflı kurumlar vasıtasıyla ifade edilen boyutlarının da öneminin azalmasına yol açmaktadır. Bunun en önemli örneklerinden biri Trump yönetiminin Brunson davası üzerinden Türkiye’ye karşı uyguladığı siyasi amaçlı ticari yaptırımlar olmuştur. Uluslararası ticaret anlaşmalarının küresel düzenin taşıyıcı rolünün altını oyan tek taraflı yaptırımları git gide daha fazla siyasi bir silah olarak kullanan Amerikan yönetimine karşı uluslararası toplum etkin bir politika geliştirememektedir. ABD’nin çıkarlarını uluslararası norm ve hukukun üzerinde gören Trump ulusalcılığının Türk-Amerikan ilişkilerinin uluslararası hukuku ilgilendiren boyutlarını görmezden gelmesi ikili ilişkiler için ciddi bir sınama teşkil etmektedir.

Yabancı Düşmanlığı, İslamofobi ve Mülteciler

BM’nin popülist milliyetçiliğin yükselmesiyle birlikte artan yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve mülteci karşıtlığı dalgalarına karşı ortak bir tavır üretememesi en önemli fonksiyonlarından birini icra edemediğini göstermektedir. Elbette göçmen karşıtlığının siyasi bir dalga olarak ortaya çıkmasında uluslararası sistemin istikrarsızlığı ve uluslararası terörün etkisi büyüktür ve BM’nin bu dalgayı kendi başına kırması beklenemez. Ancak BM üyesi ülkelerin önünde duran en somut insani meselelerin başında gelen mülteci sorununda küresel bir norm veya politika belirlenmesine yardımcı olamaması uluslararası sistemin durumunun vahametini ortaya koymaktadır. Bu yüzyılın en büyük nüfus hareketlerinin müsebbibi olan Suriye krizinde üye ülkelerden yıllık kaynak talebinin ancak yarısına yakınını toplayabilen BM’nin uluslararası bir Marshall planı gerektiren Suriye’de öncülük edememiş olmasının vahim sonuçları olmuştur. Bu nedenle, özellikle mülteci meselesinden en fazla etkilenen ülkelerin başında gelen Türkiye’nin uluslararası sistem eleştirilerini yoğunlaştırması rastlantı değildir.

Başkan Trump’ın iç politikada yabancı düşmanlığı platformu üzerinden siyaset yapması ve mülteci alımlarını minimum seviyeye indirmesi mültecilerin ve sığınmacıların terörle bir arada görünmesine yol açmıştır. Batı’da git gide kabul gören güvenlik merkezli anlayışın hâkim olması, insani bir politika gütmekte ısrar eden Türkiye’yle genel olarak Batı’nın özelde de ABD’nin ilişkilerinde yeni bir sorun alanı doğurmuştur. Türk-Amerikan ilişkilerinde mülteciler konusunda ortak bir politika oluşturma imkânı doğmadığı gibi İslamofobik ve yabancı karşıtı söylemler ilişkilere zarar vermektedir. ABD’nin Müslüman ülkelere koyduğu seyahat yasağı ve Kudüs’ün başkent olarak tanınması gibi örneklerde olduğu gibi Trump’ın attığı popülist adımlar İslamofobik söylemlerden fazlasıyla nasiplerini almışlardır. Başkan Trump’ın tamamen Netanyahu’yu memnun eden İsrail yanlısı politikalarına karşılık olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konularda yüksek sesle eleştirilerini dile getirmesi ve BM üyelerini özellikle Kudüs konusunda harekete geçirmesi ABD’yle Türkiye arasında Filistin gibi konularda ortak çalışmasının neredeyse imkânsız hale geldiğini göstermektedir.

Uluslararası Sistem ve Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği

Irak işgali ve 2008 ekonomik krizinin etkisiyle uluslararası sistemdeki rolünü sorgulayan ABD’nin önümüzdeki dönemde Trump’ın ulusalcı dalgasının etkisiyle küresel liderlik rolünden feragat etmeye devam edeceğini öngörmek pek de zor değil. Uluslararası kurumları ve küresel normları bizzat aşındıran Trump ulusalcılığının global anlamda yeni bir dünya düzeninin kurulmasına katkı yapması neredeyse imkânsız. Bu durumda kısa ve orta vadede ya BMGK üyeleri BM sisteminin köklü reformuna razı olacaklar, ya BMGK üyesi olmayan ülkeler bir araya gelerek alternatif bir oluşum ortaya koyacaklar, ya da uluslararası sistem istikrarsızlık ve düzensizlikle yaşamaya devam edecek. Bu son senaryo en güçlü ihtimal olması itibariyle yeni dünya düzensizliğinin devam edeceğini ve belki de daha da derinleşerek ‘yeni normal’ haline geleceğini söyleyebiliriz.

Türk-Amerikan ilişkilerinin de hem küresel hem de bölgesel istikrarsızlık ve düzensizlikten ari kalması mümkün değildir. Küresel liderin liderlikten vazgeçmeye niyetli göründüğü bir dönemde bölgesel güçler de kendi aralarında daha dar çerçevede, somut ancak kısa vadeli anlaşmalar yaparak krizleri öteleme yolunu seçeceklerdir. İlerde Amerika’nın ulusalcılığının şiddeti azalıp daha enternasyonalist güçler iktidara gelirse ve ABD küresel liderlik iddiasını yenilemeye kalkarsa işi hiç de kolay olmayacaktır zira o noktada birçok bölgesel güç yeni düzensizliğe uygun politikalar geliştirmiş olacak ve bu liderlik iddiasını belli ölçüde reddedebilecektir. Türk-Amerikan ilişkilerinin son zamanlarda yaşanan ikili krizler ve liderlik tarzları etrafında açıklanması uluslararası sistemin realitelerini göz ardı etmek anlamına gelir. ABD’nin hem küresel rolüne ilişkin kafa karışıklığını hem de geleneksel müttefiklerine ve liberal dünya düzenine karşı tavır değişikliğini anlamadan Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini sağlıklı değerlendirmek de mümkün olmayacaktır.

WASHINGTON’UN TÜRKİYE GÜNDEMİ

Bu analiz 2 Kasım 2013 tarihinde Sabah Perspektif‘te yayınlanmıştır.

Washington’da son zamanlarda yapılan Türkiye tartışmaları Türkiye kamuoyunda oldukça fazla yankı buldu. Türkiye’nin istihbarat şefiyle ilgili yapılan haberler, Amerika ve Türkiye arasında Suriye, Mısır, Irak ve İsrail politikalarında yaşanan farklılıkların derinleştiği ve NATO’nun da Çin’den füze alımına yönelik itirazını açıkça dile getirdiği bir döneme denk geldi. Bu haberlerin Amerikan kaynaklarınca doğrulanmış olması, Türkiye’nin izlediği politikalara karşı duyulan genel bir rahatsızlığın işareti olarak algılanabilir.

Eksen kaymasından model ülkeye 

2010’da Mavi Marmara krizi ve Türkiye’nin İran yaptırımlarına ‘hayır’ oyu vermesi, Washington’da Türkiye’ye ilişkin ‘eksen kayması’ tartışmalarını zirveye çıkarmıştı. 2011’de ise Arap Baharı’yla birlikte Türkiye’nin Ortadoğu’ya ‘model ülke’ olabileceği tartışmaları yoğunlaşmıştı. Aslında iki tartışma da pek yeni sayılmazdı ancak bir seneden diğerine Türkiye tartışmalarında bu kadar ciddi bir zıtlık oluşması tuhaftı. Bu durum bir yanıyla tartışmaların sığlığına işaret etse de, Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde baskıcı rejimlere karşı demokrasi tarafında tavır alması ‘model ülke’ olarak tartışılmasında belirleyici etken olmuştu.

2011 yazında Türkiye’nin NATO radarının Kürecik’te konuşlandırılmasına izin vereceğini açıklaması, eksen kayması tartışmalarının bir anda kesilmesine neden olmuştu. İsrail bir yandan Yunanistan ve Kıbrıs’la flört etse de Türkiye’den umudunu kesmedi, dolayısıyla İsrail lobisi de Türkiye aleyhine sistematik bir kampanya başlatmaktan geri durdu. Amerika, Türkiye ve İsrail’in arasını bulmak için çok çaba sarf etti ve en son başkan Obama’nın girişimiyle Netanyahu Türkiye’den özür diledi.

İsrail’le ilişkilerin özre rağmen hala normalleşmemiş olması, Başbakan Erdoğan’la Arap Baharı sürecinde yakın irtibatta olan Obama için hem şahsi prestiji hem de İsrail lobisiyle ilişkileri açısından sorun teşkil ediyor. Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmemesi, Obama’nın İran konusunda sertlik telkin eden Netanyahu’ya karşı elini zayıflatıyor.

Suriye ve Mısır anlaşmazlıkları 

Obama Ortadoğu’da ABD’nin ‘ayak izlerini’ azaltmak ve mümkün olan en az maliyeti ödemek istiyor. Irak ve Afganistan savaşlarının hem maddi hem de manevi maliyetlerinden ağzı yanan Amerika, Suriye yoğurdunu üfleyerek yemeye çalışıyor. Başkan, Suriye’deki iç savaşla ilgili yapılabilecek fazla bir şey olmadığı fikrinde olduğu için, kimyasal silahların yok edilmesi, savaşın komşu ülkelere sıçramaması ve muhalefetin asgari düzeyde desteklenmesiyle yetiniyor. İran’ın son Amerika açılımı, Obama’ya hem nükleer krizi çözme hem de İran’la Suriye konusunda ilerde muhtemel bir diyaloğa girme zemini hazırlayabilir.

Suriye politikasını kimyasal silahların yok edilmesi ve el-Kaide bağlantılı grupların sınırlandırılmasına indirgeyen ve Rusya’yla Cenevre 2 üzerinden bir anlaşma zemini arayan Obama yönetimi için, Türkiye’nin rejim değişikliğinde ısrar etmesi sorun teşkil ediyor. Bu bağlamda, Suriye konusunda Türkiye’yle Amerika arasındaki makasın açılması, Türkiye’ye yönelik eleştirilerin dozunun artmasında önemli bir etken teşkil ediyor.

Türkiye eleştirilerini artıran önemli nedenlerden biri de Mısır darbesine karşı alınan tavır. Türkiye darbeye karşı tavır koyarken, Amerikan yönetimi mevcut realiteyi kabul etme yoluna gitti. Obama yönetimi -Mursi’nin seçimle başa gelmesini kabullenmesi ve adını koymasa da darbe yönetimine askeri yardımları pratikte dondurması hasebiyle- Mısır’da demokrasiyi desteklemede sicilinin yeterince temiz olduğunu düşünüyor. Obama’nın değerler ve çıkarlar arasında denge kurmaya çalıştığını ancak bunun da her zaman mümkün olmadığını söylemesi, Mısır’a yaklaşımının ipuçlarını veriyor.

Gerçekçi bir ilişkiye doğru
İsrail, Suriye ve Mısır konusundaki görüş ayrılıkları NATO’nun Çin’den füze alımlarına en üst düzeyde tepkisini belirtmesiyle birleşince, Türkiye eleştirilerinin çoğalmasını sürpriz görmemek gerekir. Türkiye’yle ilişkilerin ‘model ülke’ gibi retorik ağırlıklı tartışmalardan daha gerçekçi bir zemine çekilmesi gerektiğini savunan Abramowitz ve Edelman imzalıBipartisan Policy Center raporu da bu tür eleştirilere yer veriyor.

Washington’daki Türkiye tartışmalarının gerçekçi bir zemine oturtulması aslında Türkiye’nin de hayrına olacaktır zira ne eksen kayması ne de model ülke kavramsallaştırmalarının Türkiye gerçeğini yansıttığı söylenebilir. Her halükarda büyük güç olma iddiasında olan Türkiye’nin mercek altına alınmasına ve sert eleştirilere maruz kalmasına alışmamız gerekiyor.

İRAN’IN AMERİKA AÇILIMI

Bu analiz 28 Eylül 2013 tarihinde Sabah Perspektif‘te yayınlanmıştır.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Amerika’ya dönük ılımlı mesajlar göndermesi nükleer kriz ve Suriye meselesinin çözümü konusunda Washington’da iyimser bir hava oluşturdu. İki liderin BM Genel Kurul toplantısında çok kısa da olsa görüşme ihtimali, Hamaney tarafından veto edilmiş görünüyor. Hem nükleer hem de Suriye konusunda ruhani liderin nihai karar mercii olduğu tartışmasız ancak Hamaney’in de nükleer konuda yumuşama sinyalleri vermesi ümitleri artırmış görünüyor.

Başkan Obama ile Ruhani arasındaki mektuplaşmanın basına açıklanması sonrasında, Washington Post‘ta yayınlanan yazısında Ruhani, ABD’ye diyalog çağrısı yaptı. İran’ın önümüzdeki dönemde yeni bir açılım yaparak uluslararası baskıyı azaltmak ve yaptırımları hafifletmek istediği görülüyor. Yazısında adeta Obama yönetiminin duymak istediği her şeyi söyleyen Ruhani’nin hiçbir şekilde nükleer silah peşinde olmadıklarını tekrarlaması önem taşıyor. İran uzmanları ve Amerikan tarafı beklentileri çok yükseltmemek adına ihtiyatlı yaklaşıyorlar ancak New York’taki BM toplantıları öncesinde peş peşe olumlu mesajlar veren Ruhani’nin Hamaney’in desteğini arkasına almış olması önemli.

Obama 2008’de savaş karşıtı bir kampanyayla başkanlık yarışı kazanmış ve İran’la ön koşulsuz görüşme yapacağını açıklamıştı. Hamaney Obama’nın başkan olduktan sonra kendisine yolladığı gizli mektubu ifşa ederek ABD’nin sözlerine değil eylemlerine bakacaklarını söylemişti. Bu davranış Obama yönetimi ve özellikle dış politika şahinleri tarafından kabul edilemez bir aşağılanma olarak kabul edildi. İlişkilerde yeni bir açılımın önüne set çeken bu gelişmenin ardından 2009 seçimlerinde rejimin Ahmedinecad’ı yeniden başkan ilan etmesini Yeşil Hareket’in sert bir biçimde bastırılması takip etmişti. Obama yönetiminin İran muhalefetinin yanında yer almaması, Washington şahinleri tarafından eleştirilmiş ve daha da önemlisi İran’la doğrudan müzakerelerin önüne ciddi bir engel olarak dikilmişti.

İran’ın UAEK’ya karşı şeffaf davranmayarak nükleer programı konusundaki endişeleri giderememesi ve ABD’ye meydan okumaya devam etmesi, Obama yönetiminin yaptırım kararıyla karşılanmıştı. İran Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuk çabalarıyla 2010 Mayıs’ında nükleer programı üzerinde belli sınırlamaları kabul eden bir anlaşmaya ilk defa imza atmıştı. Ancak Amerikan yönetimi Tahran Deklarasyonu’nu zamanlama ve içerik açısından sorunlu bularak reddetmişti. İran’ın nükleer meselesinin çözümünde ilk adım teşkil edebilecek bu anlaşmanın kabul edilmemesiyle bir fırsat daha kaçmıştı.

ABD’nin doğrudan uyguladığı yaptırımlarla, Rusya ve Çin’i de razı ederek uyguladığı uluslararası yaptırımlar birleşince, İran ekonomisi çok zor duruma girdi. İran rejimi bir yandan yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlıkla boğuşurken bir yandan da Esad rejimine maddi destek vererek ABD’ye bölgede meydan okumaya devam ediyordu. Suriye’ye verdiği destek yüzünden Türkiye’yle de ilişkileri soğuyan İran’ın Ruhani’nin liderliğinde daha farklı bir dış politika izlemesi kaçınılmaz görünüyor. Rafsancani’ye yakınlığıyla bilinen Ruhani’nin daha pragmatik ve uzlaşmacı bir dış politika izleyerek içeride ekonomiye nefes aldırmak istemesi gayet doğal.

Obama’nın Ortadoğu’da her türlü ciddi maliyetten kaçınması ve ne İran’a ne de Suriye’ye askeri bir müdahale yapmak istememesi, Ruhani’nin son diyalog çağrılarının karşılık bulabileceğine işaret ediyor.Diplomaside tıkanıklıklar olduğu noktada her iki taraftaki şahinlerin yönetimleri sıkıştırması söz konusu olacaktır. O açıdan fazla iyimserlikten kaçınmak lazım ancak İran’ın ABD’ye meydan okuma üzerine kurulu bir dış politikadan uzaklaşması, bölgenin mezhepsel kutuplaşma ve çatışmadan uzaklaşmasına yardım edebilir.

İran’ın Cenevre II görüşmelerine çağrılması da Suriye meselesinin çözülmesine giden yolda olumlu bir dinamik oluşturabilir. Elbette İran’ın Suriye’deki stratejik hedeflerinden vazgeçmesini beklemek yanlış olur. İran Esad rejimine bu kadar yatırım yaptıktan sonra ciddi bir geri adım atmayacaktır ancak Esad’ın kimyasal silah kullanması hem İran’ı hem de Rusya’yı rahatsız etmiş durumda. İran’ın her ay Suriye rejimine yarım milyar dolar civarında destek verdiği hesaplanıyor. İran ekonomisinin bu kadar zor durumdayken üstlendiği bu maliyet, Esad rejiminin her koşulda sonuna kadar destekleneceği anlamına da gelmeyebilir. Özellikle rejimin kimyasal silah kullanması, İranlılara Saddam’ın İran’a karşı kimyasal silah kullanmasını hatırlatıyor. Ayrıca bunun bölgeye yeni bir Amerikan askeri müdahalesini getirme ihtimali de İran’ı rahatsız ediyor. Dolayısıyla Suriye meselesinde İran’ın bölgeye dönük stratejik hedefleriyle Esad rejiminin yaptıklarını bağdaştırması pek de kolay değil.

Önümüzdeki dönemde İran’ın daha yapıcı bir dış politika izlemesi bölgenin hayrına olacaktır. Hem Suriye iç savaşının daha da derinleşmesinin engellenmesi hem de bölgedeki mezhepsel kutuplaşmanın bir nebze olsun azaltılması, ancak İran’ın yapıcı bir aktör olarak hareket etmesiyle mümkün olacaktır. Türk dış politikası açısından da tüm görüş ayrılıklarına rağmen İran’la Suriye de dâhil birçok meseleyi açıklıkla konuşabilmesi ve işbirliği yapabilmesi önem taşıyor.Ruhani’nin liderliğinde İran dış politikası daha az meydan okuma ve daha fazla işbirliğine dayanan bir çizgiye gelebilirse Türkiye’nin istikrar ve barışı önceleyen bölgesel vizyonuna katkıda bulunabilir.

GEZİ NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN İMAJI YARA ALDI

SETA Washington DC Araştırma Direktörü Kadir Üstün, Gezi Parkı Protestolarının ABD kamuoyundaki Yanısmalarını Yeni Türkiye için değerlendirdi.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı Washington DC Araştırma Direktörü Kadir Üstün ile Gezi Parkı protestolarına ABD medyasının gösterdiği aşırı ilginin nedenlerini, protestoların ABD kamuoyu ve siyasetine etkilerini, kısa, orta ve uzun vadede Türkiye-ABD ilişkilerine muhtemelen etkilerini konuştuk…

Continue reading GEZİ NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN İMAJI YARA ALDI