Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2018 tarihinde Kriter‘de yayınlanmıştır.

Download PDF

Brunson davasının Trump yönetimiyle bu kadar ciddi bir kriz yaratmasını 15 Temmuz darbe girişiminin Türk-Amerikan ilişkilerinde yarattığı ağır tahribatın sonuçlarından biri olarak görmek mümkün. Darbe girişimi sırasında ve hemen sonrasında Washington’un darbeye karşı çıkmada ‘bekle gör’ olarak algılanan tavrı Ankara’yla derin bir güven krizi doğurdu. Obama yönetimi yetkililerinin yaptığı açıklamalar FETÖ liderinin darbeden sorumlu tutulması ve hukuki olarak gereğinin yapılacağı konusunda Türkiye’ye güven vermedi. Bu tavır ABD’nin Türkiye’nin ulusal güvenlik tehdidi olarak gördüğü ve terör örgütü olarak tanımladığı FETÖ’yü koruduğu şeklinde algılandı. Bunun üzerine Suriye’de YPG’ye verilen Amerikan desteğinin artarak devam etmesi ikili güven ilişkisini en alt seviyelere indirdi. Türkiye’nin doğrudan mücadele ettiği iki örgütün ABD tarafından desteklenen görüntüsü Obama döneminin en kötü mirası oldu.

Bu durum Brunson davasında etkisini göstererek karşılıklı güven inşa edilmesini zorlaştırdı. Trump yönetiminin hukuki süreçleri görmezden gelerek Türkiye’ye adeta bir ültimatom vermesi Amerikan iç siyasi dinamikleri ve Başkan Yardımcısı Pence’in baskısıyla doğrudan bağlantılıydı. Buna rağmen, bahsettiğimiz karşılıklı güvensizlik daha sağlıklı bir diyalog kurulmasının önüne geçti. Brunson’ın suçlu bulunması sonrasında tahliye edilmesi Başkan Trump’ı son derece memnun etti ve Türkiye’ye yönelik pozitif bir söyleme dönmesini sağladı. Yine de bu durum Türk-Amerikan ilişkilerindeki güvensizliğin temel nedenlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. İlişkilerin daha sağlıklı bir zemine oturabilmesi için hem Trump yönetiminin bazı adımlar atması (Türkiye’nin bakanlarına uyguladığı yaptırımları, çelik ve alüminyuma ek vergileri kaldırması gibi) hem de iki tarafın bu güvensizliği ortadan kaldırmak için özel bir çaba sarf etmesi gerekecek. Brunson davasının bir hukuki mesele olarak değerlendirilmesini imkânsız kılan dinamiklerin ortadan kaldırılması için aktif bir çaba gösterilmesi her iki ülkenin de çıkarına olacaktır.

Suriye’de Yakınlaşma İhtimali

Suriye meselesi Türk-Amerikan ilişkilerini önümüzdeki dönemde zorlayacak en ciddi sorunlar yumağını barındırıyor. İki tarafın genel olarak Suriye politikalarında ciddi farklılıkların devam etmesine ilaveten ABD’nin Kuzey Suriye’de YPG’ye yatırım yapmaya devam etmesi karşılıklı güvensizliğin devamını garanti ediyor. Obama yönetimi YPG’ye yardımı DEAŞ’la mücadele kapsamında geçici ve sınırlı bir destek olarak tanımlayarak Türkiye’yi yatıştırmaya çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştı. Trump yönetimi ise bu politikayı devam ettirdi ancak DEAŞ’ın artık hâkim olduğu bir toprak bütünü kalmadığı bir ortamda YPG desteğini İran’ın etkisini kırma amacına binaen meşrulaştırıyor. YPG’nin İran’a karşı harekete geçmeyeceği aşikar olduğu için bu konuda Türkiye’nin derin rahatsızlığı ve şüpheleri devam edecek.

Daha önce Türkiye’de elçilik görevinde bulunmuş ve Türkiye’nin hassasiyetlerini ve politikalarını en iyi anlayan isimlerden biri olan James Jeffrey’nin Trump yönetimi tarafından Suriye özel temsilcisi olarak atanması küçük de olsa bazı fırsatlar doğurabilir. Esed rejiminin Rusya’nın desteğiyle İdlib’e girme tehdidi savurduğu ve Türkiye’nin yoğun bir diplomatik çabayla bunu engellediği bir dönemde Washington’dan Türkiye’nin pozisyonuna destek veren açıklamaların gelmesinin olumlu bir etki yarattığını söylemek mümkün. Trump yönetiminin Esed rejimini uyaran sert söyleminin Türkiye’nin elini güçlendirdiğini, Jeffrey’nin atanmasıyla Türkiye’yle birlikte çalışma iradesinin oluştuğunu ve en son Menbiç’te ortak devriyelerin başladığını düşündüğümüzde, Suriye konusunda Türk-Amerikan ilişkilerinin pozitif ivme kazanmasının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Ancak YPG’ye Amerikan desteğinin ciddi bir sorun olmaya devam edeceği kesin.

Trump yönetiminin yakın zamanda açıkladığı Suriye politikasının temel stratejik hedefinin İran’ın bölgesel etkisini kırmak olduğu biliniyor. Ancak bu hedefi somut olarak hayata geçirmek adına nasıl adımlar atacağı belli değil. İran’a karşı Türkiye’yi Suriye’de yanına almak isteyen Trump yönetiminin YPG meselesinde nasıl güvenceler verebileceği de belirsizliğini koruyor. Türkiye İran’ın Suriye’deki etkisinden elbette memnun değil ve bu etkinin azaltılması Türkiye’nin elini güçlendirir. Suriye meselesinin siyasi çözümü konusunda da Türkiye’nin masaya daha güçlü gelmesini sağlayabilir. Ancak PYD’nin bu siyasi çözüm sürecine katılmak istemesi ve ABD tarafının bunu makul bulması Ankara’yla Washington arasındaki Suriye yakınlaşmasını zora sokacaktır.

İran Yaptırımları

Obama döneminde Türk-Amerikan ilişkilerinin karşılaştığı en önemli sınamalardan biri İran nükleer meselesi olmuştu. Türkiye’nin BMGK geçici üyesi olarak 2010’da verdiği hayır oyu Ankara’ın ekseni kayıyor tartışmasının alevlenmesine yol açmıştır. Türkiye savaşa varacağı kaygısıyla ABD’nin yaptırım politikasına karşı çıkmış ve arabuluculuk yapmaya çalışmıştır. 2015 yılında varılan İran nükleer anlaşmasını destekleyen Türkiye, anlaşmanın Trump yönetimi tarafından iptalini de eleştirmekten geri durmamıştır. Her ne kadar Suriye konusunda karşıt konumda bulunsa da Türkiye İran’a askeri müdahaleye gidecek bir yola girilmesini istemiyor. Şimdilerde Trump yönetiminin İran’ı izole ederek yaptırımlara boğmaya çalışırken Avrupa’dan destek alamaması elini zayıflatıyor.

Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi enerji ihtiyaçları dolayısıyla İran’dan petrol ve doğalgaz ihracına devam edeceğini açıklaması sonrasında Trump yönetiminin Türkiye’yi yaptırımlardan muaf tutmak için adım atması bekleniyor. Kasım başında uygulanması beklenen yaptırımların Türkiye’ye karşı da geçerli olması durumunda ikili ilişkilerin yeni bir kriz dönemine girmesi kaçınılmaz olacaktır. Trump yönetiminin yeni Suriye politikasında Tahran’ı geriletmeyi stratejik hedef olarak tanımlayıp Türkiye’yi yanına almak istemesinin doğal sonucu Türkiye’yi İran yaptırımlarından muaf tutması olmalıdır. Aksi takdirde Türkiye’nin ekonomisi olumsuz etkilenecek ve Ankara Washington’un Türkiye’yle çalışma konusundaki ciddiyetine inanmayacaktır.

Ortadoğu’da Güç Mücadelesinin Etkileri

Son birkaç haftadır yaşanan Kaşıkçı olayı, Ortadoğu’daki bölgesel güç mücadelelerinin Türk-Amerikan ilişkilerini doğrudan etkileyebileceğinin yeni bir örneği oldu. Gazeteci Kaşıkçı’nın basına sızdırılan detaylarda göründüğü itibarla İstanbul’da hunharca katledilmesi, Suudi veliaht Muhammed bin Selman’ın Trump yönetimiyle geliştirmeye çalıştığı sıkı ilişkiyi korumak ve bunu bölgedeki güç mücadelesinde kaldıraç olarak kullanmak için neler yapabileceğini gösteriyor. Selman’ın kendi ifadesiyle Türkiye’yi İran ve İhvan’la birlikte bir ‘şeytan üçgeninin parçası’ olarak görmesi ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ı yanına alarak Amerikan desteğiyle bölgede ‘karşı-devrim’ bloğunu güçlendirmeye çalıştığı görülüyor. Arap Baharı’nı Arap Kış’ına döndürmeyi hedefleyen bu bloğun İsrail tarafından tercih edildiği ve son zamanlarda Suriye’de de Türkiye’nin aleyhine çalıştığı biliniyor.

Türkiye’nin Kaşıkçı olayında öncelikle ABD’yi ve bütün uluslararası kamuoyunu denkleme dahil etme stratejisi son derece başarılı oldu. Türkiye’nin başından beri iyi niyetli olmadığı yönündeki yorumlar boşa çıkmakla kalmadı, Batı medyası cinayeti örtbas etmediği için Türkiye’ye teşekkür etti. Trump başından beri Suudilere bir açıklama yaparak işin içinden sıyrılmaları için açık bir kapı bıraktı ve bu nedenle Amerikan kamuoyunun sert tepkisini çekti. Kasım seçimlerine az bir zaman kala hem de ekonomi bu kadar iyi giderken Trump’ın Amerikan medyasının iki haftadan fazladır Kaşıkçı cinayetine odaklanmasından rahatsız olduğu aşikâr. Suudileri cezalandırmak adına Kongre’nin istediği gibi sert bir adım atması çok zayıf bir ihtimal olsa da Kasım seçimleri sonrasında Kongre’deki dinamiklerin değişmesi Trump’ı buna mecbur bırakabilir.

Kaşıkçı cinayeti Veliaht Prens Selman’ın çok ciddi paralar harcayarak ABD’de oluşturmaya çalıştığı ve Yemen savaşı nedeniyle inşa etmekte zaten zorlandığı modernleşmeci lider imajını tamamen yerle bir etti. Suudi ekonomisini yeniden inşa etmeye çalışan, kadınlara araba kullanma özgürlüğü tanıyan, bölgede İsrail’le çalışmaya hazır modernleşmeci lider imajına zarar veren Kaşıkçı’ya tahammül edememesi Selman’ın alanının son derece sınırlanmasına yol açtı. Kral olması bile tartışmaya açılan bu süreçte gösterdiği siyasi basiretsizlik önümüzdeki yıllarda Suudi Arabistan’ın bölgede istikrarsızlık kaynağı yeni bir dinamik yaratacağına işaret ediyor. Böyle bir istikrarsızlığın yeni bölgesel kriz alanları ve çatışma yaratması ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de bundan nasibini alması kaçınılmaz.

Kasım Seçimleri Ne Getirir

Trump yönetimiyle birlikte Amerikan iç siyasetinin dış politikaya etkisi çok daha bariz hale geldi. Popülist bir lider olarak hemen hemen bütün dış politika meselelerini iç siyasette kullanarak ‘pazarlığa açan’ Trump, iç politikanın ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye de dahil olmak üzere birçok müttefikiyle ilişkisinde inişli çıkışlı bir dönem yaşanmasına sebep oldu. Türkiye adına bunun en somut örneği Evanjelist tabanın son derece önem verdiği Brunson meselesi oldu. Brunson’ın tahliye edilmesinin pozitif etkisi olacağını söylemiştik ancak Trump’ın iç politika çıkarlarının önümüzdeki dönemde de etkili olacağının altını çizmek gerekiyor.

Kamuoyu araştırmaları Kasım seçimlerinde Kongre’nin üst kanadı Senato’da çoğunluğun Cumhuriyetçilerde kalacağını ancak alt kanadı Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun büyük ihtimalle Demokratlara geçeceğini gösteriyor. Bu senaryoda Trump’ın politikalarına güvensizlik oyu verilmiş olacak ve başkanı görevden azil süreci başlatmak için sabırsızlanan Demokratları harekete geçirecek. 2020’ye giden yolda Trump’ın bütün politikalarını kadük etmek isteyecek Demokratların dış politikada da özellikle Suudilerle ilişkilerini sorun haline getirmesini beklemek gerekiyor. Demokratların başkana bu gibi konularda baskı yapması Trump’ın dış politikada daha agresif bir tavır alarak güç gösterisinde bulunmaya çalışması sonucunu doğurabilir.

Kongre’de Demokratların etkisinin artmasının Türk-Amerikan ilişkilerine doğrudan etkisini kestirmek zor olsa da Kongre’de özellikle Brunson meselesi yüzünden hazırlanan Türkiye aleyhindeki tasarıların tekrar gündeme gelmesi söz konusu olabilir. Bu durumda Trump’ın Beyaz Saray’ın geleneksel olarak Türkiye’yle ilişkileri Kongre’den uzak tutmak isteyen tavrının nereye kadar devam edeceğini tahmin etmek zor. Yani Başkan Trump’ın Brunson konusunda olduğu gibi Kongre’den gelebilecek baskının iç siyasette kendini ne kadar zor durumda bıraktığına bağlı olarak Türkiye’ye sert tavır takınması çok uzak bir ihtimal değil.

Türk-Amerikan ilişkileri önümüzdeki dönemde Halkbank gibi bazı dava süreçleri, YPG ve FETÖ meseleleri, Suriye krizi, İran yaptırımları ve ABD’nin Kasım seçimlerinin getireceği sınamalarla karşı karşıya kalmayı sürdürecektir. Brunson’ın suçlu bulunduktan sonra tahliye edilmesinin yarattığı olumlu havanın bütün bu meseleleri çözmeye yetmesi imkânsız ancak Amerikan tarafında uzun süredir görmekte zorlandığımız Türkiye’yle çalışma iradesinin güçlenmesi durumunda pozitif bir dinamik oluşabilir. Bu dinamiğin sağlıklı ve kalıcı kurumsal bir düzleme oturtulmaması durumunda ikili ilişkilerde kırılganlık ve bölgesel meselelerde strateji farklılıklarını öne çıkmaya devam edecektir.