Tags

, , , , , ,

Bu yazı 23 Nisan 2016 tarihinde Star Açık Görüş‘te Yayınlanmıştır

Seçim dönemlerinde gerçekleşen dış politika tartışmalarının aynı zamanda iç siyasi dengeler ve çekişmelerin bir yansıması olduğunu unutmamak gerekir. Birçok siyasi sistemde benzer şekilde gerçekleşen bu iç-dış politika ilişkisinin 2016 Kasım Amerikan başkanlık seçimlerine giderken Amerika için de geçerli olduğunu belirtelim. Örneğin, dış politikada terör ve güvenliği vurgulayan Cumhuriyetçi aday adaylarının aslında aynı zamanda iç politikada önemli bir karşılığı olan göçmen karşıtlığından da bahsettiklerini söyleyebiliriz. Benzer şekilde, Demokrat aday adayları arasında Kuzey Amerika Ticaret Anlaşması’ndan (NAFTA) bahsedildiğinde aynı zamanda uluslararası ticaretin negatif etkilerine maruz kalan işçi ve sendikalara mesaj verdiklerini hatırlamak gerekir. Bu sebeple başkanlık yarışındaki dış politika tartışmalarının yüzeyselliğine ve hatta ırkçı, İslamofobik ve ayırımcı söylemlerine bakarak, önümüzdeki dönemde Amerikan dış politikasının nasıl olacağını tahmin etmeye çalışmak sorunlu bir yaklaşım olacaktır.

Her yeni başkan gibi, 2017 Ocak’ında göreve başlayacak olan başkanın da bir önceki dönemin mirasının verilerine rağmen kendi vizyonu çerçevesinde dış politika yapmak isteyecektir. Ancak kamuoyunun eğilimlerinin, kurumsal deneyimlerin ve travmaların, Amerika’nın reel çıkarlarının ve eski ve yeni krizlerin başkanın manevra alanını belirleyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Bu sebeple başkanlık kampanyası döneminde aday adaylarının söylemlerine bakarak Amerikan dış politikasının seyrini öngörmek sağlıklı olmayacaktır. Yeni başkanın Ortadoğu’da nasıl bir dış politika izleneceğini anlamak için Obama’nın mirasının ana hatlarını ve Amerikan dış politikasını yönlendiren kurumların kurumsal hafızalarını birlikte değerlendirmek gerekir. Her ne kadar dış politikada başkanın geniş bir özgürlük alanı olsa da Amerikan seçmeninin eğilimlerinin belirleyici olduğunu hesaba katmak gerekir.  

Obama’nın mirası

Afganistan ve Irak savaşlarını eleştirerek ve savaş karşıtı bir kampanya sonrası iktidara gelen Başkan Obama geçtiğimiz sekiz yıl boyunca bütüncül bir Ortadoğu politikası oluştur(a)madı. Her iki işgalin getirdiği maddi ve manevi kayıpların  üzerine, Büyük Buhran’dan bu yana Amerikan tarihinin en derin ekonomik krizini kucağında bulan başkan hem İslam dünyasıyla ilişkileri düzeltme hem de işgalleri sona erdirme sözü vermişti. Bugün geldiğimiz noktada bu sözlerini yerine getirebildiğini söylemek zor. İsrail-Filistin barış görüşmelerinde başarısız olan başkan Obama, Arap Baharı’nda demokratik halk hareketlerini desteklemekle baskıcı rejimlerin düşmesinin yaratacağı kaostan kaçınmaya çalışan politikalar arasında gidip geldi. Ortadoğu’da yerel aktörlerin daha fazla inisiyatif alması gerektiğini savunan başkanın teşhis noktasında haklı olduğu söylenebilir. Ancak Amerika’nın özellikle Irak işgali sonrası üzerine düşen sorumluluğun hakkını vermediğini not etmek gerekir. Amerika’nın savaş yorgunu seçmeninin hissiyatı üzerine dış politika inşa eden başkan, aldığı inisiyatifler ve riskler noktasında oldukça minimalist bir yaklaşım sergiledi.

Obama’nın Arap Baharı’nın özellikle Tunus ve Mısır’da demokratik halk hareketi yüzünü gördüğünde sahiplenen ancak Suriye’de çatışmaya dönüştüğünde durumu ümitsiz bir iç savaş vakası olarak tanımlayan tavrı, birçok Amerikalı dış politika analisti tarafından pragmatizm olarak tanımlandı. Amerika’yı yeni bir maceraya sokmamakta kararlı olan başkan, kendi çizdiği kırmızı çizginin ihlal edilmesi sonrasında varılan Suriye’nin kimyasal silahlardan arındırılması anlaşmasını da başarı olarak gördü. Ancak DAEŞ’in uluslararası sınırları yok eden genişlemesi başkanın Suriye’den uzak durmasına izin vermedi. Başkanın Suriye politikası krizi çözecek kapsamlı bir plan geliştirmekten ziyade sadece terörle mücadeleye indirgeyen bir pragmatizm olarak tezahür etti. Arap Baharı geldiğimiz noktada Libya’dan Suriye’ye geniş bir coğrafyada terörün kendine geniş bir hareket alanı bulması sonucunu doğurdu. Obama bu sonucun siyasi nedenlerine ortadan kaldırmaya çalışma perspektifinden uzak dar bir terörle mücadele gündemine hapsetti kendini.

Terörle savaş gündeminden uzaklaşma sözüyle iktidara gelen başkanın en büyük yanlışını ‘Libya’da müdahale sonrasını hesap etmemek’ olarak görmesi, Libya’yı terörle mücadele bağlamında gördüğünün bir işareti aslında. Benzer biçimde retorik olarak İran’a ‘yumruğunu açma’ çağrısı yapan başkanın İran politikasının da büyük oranda toplu imha silahlarının yok edilmesi gündemine ilişkin olduğunu not etmek gerekiyor. Hem terörle mücadele hem de toplu imha silahlarının yayılmasını önlemenin iç politikada karşılığı olduğunu söylemek mümkün. Ancak Ortadoğu’da demokrasiyi desteklemeninin özellikle Irak işgali sonrası alıcısının kalmadığı bir gerçek. Bu bağlamda Obama bütünlüklü bir Ortadoğu politikası geliştirmeyi gündemine almayarak, bölgenin içerisinden geçmekte olduğu tarihi siyasi krizin sonuçlarına odaklanmayı tercih eden ‘pragmatik’ politikalarla adeta günü kurtarma yoluna gitmeyi tercih etti. Amerika’nın küresel misyonunu yeniden tanımlamaya çalıştığı ve bu noktada zorlandığı bir dönemde, başkan içeride Amerika’yı yeniden inşa etme ve dışarıda Amerika’nın yük ve risklerini azaltmaya odaklandı. Bu iki hedefte de ikna edici bir şekilde başarılı olduğunu söylemek zor. Ancak Obama’nın Amerikan halkının hissiyatını ve kurumlarının yaklaşımını yansıttığını hatırlamak gerekiyor.

Seçmenin beklentisi

Amerikan seçmeninin dış politikada terörle mücadelede etkinlik bekleyen ve aynı zamanda askeri müdahaleye karşı bir eğilimi taşıdığını vurgulamak gerekir. Kurumsal olarak da Amerikan ordusu Afganistan ve Irak işgallerinin getirdiği maddi ve manevi yükle birlikte ulus inşa etme gibi adeta imkansız bir misyon verilmesinin getirdiği travmayla hala hesaplaşıyor. Bir sonraki başkan kim olursa olsun, yeni bir işgal istemeyen, terörle mücadelede etkinlik adına belli özgürlüklerinden vazgeçmeyi çoktan kabul etmiş bir kamuoyuyla birlikte müdahaleye karşı şüpheci bir ordu ve güvenlik sektörüyle muhatap olacak. Halihazırda başkan aday adaylığı sürecinde söylem düzeyinde ne kadar şahin politikalar önerilirse önerilsin, yeni başkanın politikaları bu eğilimler tarafından belirlenmeye devam edecektir. Bu anlamda büyük oranda Obama politikalarının devamını beklemek yanlış olmayacaktır.

Savaş yorgunu bir kamuoyu

Cumhuriyetçi Parti aday adaylığı süreci bütün dünyanın ilgisini çekti zira Trump fenomeni hem Cumhuriyetçi Parti’nin kimlik krizinin derinliğini ortaya çıkardı hem de özellikle dış politikadaki ‘çılgın’ önerileri Trump’ı gündemin zirvesinde tuttu. İronik bir biçimde terörle mücadele gündemi aslında en çok Trump’a yaradı. Özellikle San Bernardino’daki saldırıları kampanyasında sürekli kullanan Trump, korku siyasetini yeni zirvelere taşıyarak Müslümanların ülkeye girişlerinin geçici olarak yasaklanması ve teröristelere ve ailelerine karşı işkencenin kullanılabileceği gibi şahin ötesi önerileriyle tartışmayı iyice uç bir noktaya çekmeyi başardı. Diğer aday adaylarının nispeten daha ‘makul’ ama gene de şahin olarak tanımlanabilecek önerileri Trump’ın tartışmayı getirdiği noktada etkisiz kaldı. 11 Eylül’den sonra Bush ve Obama dönemlerinde sürekli terörle mücadele gündemine muhatap olan kamuoyunun en azından bir kısmı artık Trump’ın önerdiği ‘radikal’ çözümlere prim verecek bir noktaya gelmişti. Bunun altında yatan savaş yorgunu ve izolasyoncu eğilime işaret etmek gerekiyor. Trump aynı zamanda Irak işgaline başından beri karşı olduğunu iddia ediyor ve işgalle özdeşleşen eski başkan Bush’u eleştirmekten geri durmuyordu. Bu eleştirileri Bush’un en popüler olduğu ve ordu mensuplarının oylarının önemli olduğu South Carolina gibi eyaletlerde bile ciddi bir oy kaybına sebep olmadı ve Jeb Bush’un kampanyasının da sonunu getirdi. Bunun en önemli sebebi Trump’ın şahin ötesi önerilerine rağmen dış müdahale karşıtı bir duruş benimsemesi ve halkın bu hissiyatını yansıtması oldu.

Demokratlarda da dış müdahale karşıtı ve görece izolasyon yanlısı Sanders’ın Clinton gibi güçlü bir adayla başa baş gitmeyi başarmasının altında benzer sebepler olduğunu iddia etmek abartı olmayacaktır. Ekonomik eşitsizlik ve sosyal adalet konularına odaklanan Sanders’ın dış politika tecrübesi yok denecek kadar az ancak Clinton’a getirdiği Irak işgaline kabul oyu verdiği eleştirisi etkili olmaya devam ediyor. Libya’da müdahale yanlısı olan Clinton Suriye’de de muhalefetin silahlandırılması yönünde görüş bildirmiş ancak başkan Obama’nın veto etmesiyle bu gerçekleşmemişti. Başkan olması en muhtemel aday olarak Clinton’ın özellikle Suriye’de Türkiye’ye yakın bir politika izleyeceğini veya en azından Türkiye’nin kaygılarını daha dikkate alacağını bekleyebiliriz. Ancak her ne kadar şahin olarak tanımlansa da, Clinton’ın savaş yorgunu ve müdahale karşıtı bir Amerikan kamuoyuyla muhatap olacağını unutmamak gerekir.

Yeni başkanın Ortadoğu politikasında terörle mücadele odaklı ve günü kurtaran politikaların ötesine geçebilmesi oldukça zor görünüyor. Başkanın Ortadoğu’da halihazırda iç savaş ve terörün ağır bastığı çatışma sürecinin altında yatan siyasi sorunları çözme perspektifine sahip kapsamlı bir bölgesel politika geliştirmesi gerekiyor. Böyle bir perspektif halihazırdaki güvenlik odaklı terörle mücadele çabalarına yeni bir anlayış getirmek ve özellikle siyasi çözümler üretmek zorunda. Yeni Amerikan yönetiminin böyle bir politika geliştirmeye niyetli ve enerjisi olsa bile, savaş yılgını ve dış politika inisiyatiflerine enerji harcamak istemeyen bir kamuoyuyla muhatap olacak. Dış politika adımlarının iç politikadaki yansımalarını hesap etmek zorunda olan yeni başkanın Obama’dan çok farklı bir Ortadoğu politikası izlemesi kolay olmayacak zira Amerikan halkı Ortadoğu’da siyasi sorunların adeta çözülmesi imkansız sorunlar olduğuna ikna olmuş durumda. Yeni başkanın kamuoyunu yeni bir dış politika aktivizmine ikna etmesi çok zor. Bölgede yerel siyasi aktörler arasında yeni başkanın Obama’dan farklı olacağını ve daha aktif bir Amerikan politikasının Ortadoğu’da istikrar getirmeye yardımcı olacağını düşünenlerin umduklarını bulamamaları kuvvetle muhtemel. Bu durumda Ortadoğu’da yerel aktörlerin dışarıdan empoze edilen büyük stratejilerden medet ummamayı ve deyim yerindeyse kendi göbeklerini kendileri kesmeyi öğrenmesi gerekecek.