Tags

, ,

Bu analiz 24 Ağustos 2014 tarihinde Açık Görüş‘te yayınlanmıştır.

Son iki haftadır Ferguson, Missouri’de yaşananlar Amerika’nın hala ırkçılık ve ayrımcılığın üstesinden gelemediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Irka dayalı ayrımcılığın anayasal suç haline getirilmesinin üzerinden onlarca yıl geçmesine ve bu konuda oldukça hassas bir kurumsal yapı oluşturulmasına rağmen gerçek hayatta ırkçılık ve ayrımcılığın canlı ve güçlü bir biçimde devam ettiğini görüyoruz. Ancak Ferguson olaylarını beyaz polislerin siyahlara karşı ırkçılık yapmalarına karşı bir ayaklanma olduğuna indirgemek yanlış olacaktır. Konunun köleliğin harap ettiği aile yapısı ve gettolaşma gibi sosyo-ekonomik yönleriyle yerel polis teşkilatlarının 11 Eylül’den beri giderek askerileşmesi gibi güvenlik boyutlarını tartışmadan anlaşılması mümkün olmayacaktır.

Amerika’da 1860’larda köleliğin kaldırılması sonrasında birçok güney eyaletinde ayrımcılık yasal bir biçimde devam etmişti. 1960’larda Hippi Hareketi, savaş karşıtı ve ırk ayrımcılığı karşıtı hareketlerin ortak muhalefeti sonucunda zencilere karşı ayrımcılığı federal suç haline gelmişti. Eyalet bazında uygulanan kurumsal ayrımcılığın Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı bulunması Amerika’da ırkçılığın engellenmesinde ve ırk meselesinin aşılmasında en önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmişti. Ancak son yarım asırdır Amerika’nın hem kölelik hem de ayrımcılık tarihinin sosyal, ekonomik ve ideolojik mirasıyla boğuşmaya devam ettiğini görüyoruz.

Kölelik döneminin bugünlere kadar yansıyan en önemli sonuçlarından birisinin siyahi kültürde aile kurumunun zayıflığı ve parçalanmışlığı olduğunu söyleyebiliriz. Erkek kölelerin kendi ailelerini kuramamaları ve beyaz efendilerin kadın kölelerle kurduğu ilişkilerde doğan melez çocukların köle olarak alınıp satılması zenci nüfusun aile yapısının güçlü olmasına izin vermemişti. Kurumsal ayrımcılık döneminde ise siyahi vatandaşlar birçok güney eyaletinde ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görerek ayırımcılığa maruz kalmışlardı. Kamusal alanda beyazlarla aynı mekanları kullanmalarına izin verilmemiş sivil hakları da tanınmamıştı. Endüstriyel olarak daha gelişmiş kuzey eyaletlerinde resmi ayrımcılıkla muhatap olmasalar da ekonomik olarak beyaz nüfusun daha gerisinde kalmaya devam etmişlerdir.

Şehir varoşlarında gettolaşmaya itilen siyahi vatandaşlar, şehir merkezlerinde daha fazla görünür haldedirler. Ancak New York, Şikago ve Washington DC gibi şehirlerde yoğunlaşan siyahi nüfus toplumun diğer kesimleriyle daha entegre görünse de bu şehirlerde gettolaşmanın önüne geçilememiştir. Başkan Clinton zamanında Harlem gibi gettolara ciddi ekonomik yatırımlar yapılarak siyahi nüfusun ekonomik durumunda iyileşmeler sağlansa da ülke genelinde siyahların refah düzeyi beyazların gerisinde kalmıştır. Fırsat eşitliğini keskin bir biçimde koruyan ve destekleyen federal yasalara rağmen aynı eğitim ve tecrübeye sahip bir siyah vatandaşla beyaz vatandaş arasında işe alınma oranları ve maaş düzeylerine bakıldığında siyahlar aleyhine ciddi bir dengesizlik görülmektedir. Her ekonomik krizde yoksulluk ve sefalet oranları siyah nüfus arasında beyazlara göre çok daha fazla olmuştur. Siyahlar arasında evsizlik, işsizlik, uyuşturucu kullanımı, AIDS ve suç işleme oranları eskiden beri beyazlardan daha yüksek olagelmiştir. 2008 ekonomik krizi sonrasında da bu oranlar daha da kötüleşmiş ve siyahi nüfus krizden daha fazla zarar görmüştür.

Seçkinleştirme süreci

Amerika’nın büyük şehirlerinde seçkinleştirme (gentrification) süreci büyük şehir merkezlerini alt sınıfların ve özellikle siyahların aleyhinde dönüştürmeye devam etmektedir. Büyük şirketler ve bankaların mekan ve ofis ihtiyaçları küçük ve orta seviye esnafın aleyhine kiraları artırmış ve alt ve orta sınıfın büyük şehirlerde yaşamasını zorlaştırmaktadır. Barınma masraflarının artmasıyla beyaz alt ve orta sınıf vatandaşlar siyahların yoğunlukta yaşadığı ve nispeten ucuz mahallelere yönelmişlerdir. Şehir merkezlerinin gitgide pahalanması sonucu birçok küçük esnafın yerini büyük zincirlerin şubeleri almaya başlamıştır. Siyahi vatandaşları adeta şehrin varoşlarına sıkıştırıp gettolaşmayı artıran bu süreç özellikle refah seviyesi yüksek semtlerin ‘beyazlaşmasına’ ve ‘fiili’ ayırımcılığın derinleşmesine yol açmıştır. Buna paralel olarak şehir dışında yaşayan beyazlar kendi banliyölerini ve adeta kurtarılmış bölgelerini (gated community) oluştururken siyahlar da kendi semtlerini oluşturmak durumunda kalmışlardır. Ferguson da bu süreçlerin sonunda oluşan siyahi nüfusun ağırlıkta olduğu, yoksulluk ve sefaletin yüksek olduğu, Missouri eyaletinin seçkin bölgelerinden adeta yalıtılmış şehirlerinden biridir.

Yoksulluğun yüksek olduğu ve eğitim seviyesinin düşük olduğu birçok beyaz gettonun da olduğunu ifade etmek gerekir. Ancak siyahi gettolarda veya banliyölerde yaşayan halkın güvenlik birimleri ve yerel yönetimle ilişkileri beyaz gettolara ve banliyölere nazaran çok daha sorunludur. Örneğin siyahi vatandaşların trafikte durdurulma ve tutuklanma oranları beyazlara göre çok daha yüksektir. Siyahların tutuklanma ve hapsedilme oranları beyazlara göre karşılaştırma kabul etmeyecek düzeyde yüksektir. Gündelik hayat içerisinde örneklerine sıkça rastlanan ‘görünmeyen’ ırkçılık siyahi vatandaşlarla güvenlik güçleri arasında derin bir güvensizliğin oluşmasına yol açmıştır. Bu bağlamda periyodik olarak örneklerine rastladığımız beyaz güvenlik güçlerinin siyahi vatandaşlara karşı orantısız güç kullanımı vakaları rutinleşmiştir.

2008’de Amerika’nın ilk siyahi başkanını seçmiş olması bu sosyo-ekonomik gerçekliklerin ortadan kalktığı yanılgısına yol açmamalıdır. Başkan Bill Clinton, başkanlık döneminde siyahi toplulukların yoksulluktan çıkarılması konusunda gösterdiği çabalar yüzünden aslında ‘ilk siyah başkan’ olarak tanımlanmıştı. Bu noktada Obama’nın siyahiler için özel bir çaba göstermediği ve ırk meselesini gündeme getirmediği eleştirilerini de hatırlamakta fayda var. Ancak ulusal siyasette siyahilerin en üst seviyelere kadar çıkmış olmasının çok uzun bir tarihsel sürecin ürettiği ayrımcılık ve ırkçılığı engellemeye yetmeyeceğini kabul etmek gerekir. Ferguson olaylarında bir kez daha açığa çıkan ve on yıllardan beri süregelen siyah nüfus aleyhine oturuşmuş sosyo-ekonomik eşitsizliklerin giderilememesi bu tür olayların tekrarlanacağını neredeyse garantilemektedir.

Amerika’da ırk meselesi

Konunun Amerikan iç güvenlik anlayışını ilgilendiren önemli bir yönü de 11 Eylül olayları sonrasında eyalet ve federal hükümet güvenlik birimlerinin aşırı bir biçimde askerileşmesi meselesidir. Amerika’nın federal yapısı dolayısıyla yekpare bir iç güvenlik politikasına sahip olmaması dolayısıyla, eyaletler arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. 11 Eylül sonrası güçlenen ve Afganistan ve Irak işgalleriyle de derinleşen güvenlikçi anlayış, ekonominin en önemli motorlarından biri olan savunma sanayisinin de çıkarları doğrultusunda bütün ülkeye sirayet etmiştir. Amerikan ordusunun artık işine yaramayan eski teknolojiyle üretilmiş teçhizatını birçok eyalete bağışlaması da bu süreci desteklemiştir. Ferguson polisinin adeta savaş halinde bir orduyu andıran görüntüleri de bu sürecin bir sonucu. Irkçılık ve ayrımcılığın daha fazla olduğu eyaletlerde polisin askerileşmesi zaten ‘potansiyel suçlu’ görülen siyahi vatandaşların güvenlikçi politikaların ürettiği şiddetten daha fazla nasiplenmesine neden olmaktadır.

Michael Brown’un cesedinin saatlerce sokakta bırakılmasının yarattığı infial sonrasında ezici bir çoğunluğu beyaz olan Ferguson polisinin göstericilere orantısız şiddet kullanması ve sonrasında olağanüstü hal ilanına varana kadar yaşananlar ülkenin belki de en kırılgan fay hattı olan ırk meselesini tekrar gündeme getirdi. 1991’de Los Angeles’ta Rodney King beş polis tarafından ölümüne dövülmüş ve sonrasında mahkemede kurtulmuşlardı. Bunun sonucu olarak çıkan isyanlarda 53 kişi ölmüş 2000 kişi yaralanmıştı. Ferguson sonrası yükselen tansiyonun o günlere benzer bir seviyeye çıkması beklenmese de ırkçılık ve ayrımcılık Amerika’nın adeta yavaş kanayan yarası olmaya devam ediyor. İstatistikler, 2005-2012 arasında her hafta iki defa siyahi bir vatandaşın beyaz polisler tarafından vurulduğunu gösteriyor. Günlük hayatta rutinleşen ayrımcılık ve ırkçılık, siyahi vatandaşların güvenlik güçlerine ve hukuk düzenine güvenlerini de gitgide aşındırıyor.

Vatandaşların bireysel özgürlüklerinin korunması konusunda son derece ısrarcı olan Amerikan özgürlük ideolojisinin önemli bir paradoksu da içinde barındırdığını belirtmek gerekir. Bireysel özgürlüklerin mutlak korunması adına kamusal alana tecavüz eden örgütlü hareketlere müsamaha göstermeyen güvenlikçi bir anlayış gelişmiştir. Bu bağlamda genel olarak refah düzeyi yüksek ve beyaz kesimlerin lehine dizayn edilmiş kamusal düzenin mesele siyahların bireysel hak ve özgürlüklerine geldiğinde baskıcı ve yok edici bir karaktere bürünebildiğini görüyoruz.

Ferguson olayları, Amerika’da ırk ve sınıf sorunlarının birbirinden ayrılamayacağını ve yalnızca belli yasal düzenlemelerle ırkçılık ve fiili ayırımcılığın engellenemeyeceğini bir kez daha gösterdi. Siyasi liderlerin özel çaba sarf edip ırkçılık ve ayrımcılığı üreten ve perçinleyen sosyo-ekonomik realiteler, güvenlik politikaları ve ideolojik önyargılarla mücadele etmesi gerekiyor. Başkan Obama siyahi ilk başkan olmasına rağmen siyahların başkanı damgasını yememek için bu konuda keskin bir tavır almaktan kaçınırken, siyahi bir başkanın siyahların haklarını savunmaktan kaçınmak zorunda olması da Amerika’nın önemli paradokslarından birini teşkil ediyor.