Category Archives: Foreign Policy

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Sistemin Krizi

Bu yazı ilk olarak 16 Eylül 2017 tarihinde Sabah Perspektif‘te yayınlanmıştır.

Önümüzdeki hafta New York’ta toplanacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda (BMGK) birçok çatışma alanı ve uluslararası sorun görüşülecek. Ancak gerek Kuzey Kore gerekse Arakan gibi konularda ciddi somut bir adım atılması beklenmiyor. Birleşmiş Milletler (BM) uluslararası çatışmalara ve krizlere çözüm üretme noktasında tarihinin belki de en etkisiz dönemlerinden birini yaşıyor. Bu durumda Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan ve günümüze kadar süregelen uluslararası sistemdeki belirsizliğin önemli bir payı var. Uluslararası sistemdeki belirsizlikle birlikte kriz ve çatışma alanlarının yaygınlaşması BM’nin ancak büyük güçlerin öncelediği meselelerde rol oynayabilmesi sonucunu doğuruyor.

Soğuk Savaş zamanında Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki güç mücadelesinin uluslararası arenaya yansıdığı ana kurum olarak öne çıkan BM’nin sonrasında gitgide önemini yitirdiğine şahit olduk. Irak’tan Sudan’a, Libya’dan Myanmar’a kadar birçok konuda genel olarak Batı’nın ve daha özelde ABD’nin önceliklerinin belirleyici olması gerçek anlamda uluslararası kalıcı çözümlerin üretilmesine engel oldu. ABD’nin İran nükleer krizi gibi ulusal güvenlik sorunu gördüğü krizlerde somut adımlar atabilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) örneğin Suriye meselesinde etkisiz kalması bu çelişkinin bariz bir tezahürü oldu.

1991’de Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasında BMGK’nın ağırlığını aslında uluslararası koalisyon kurmanın önemine inanan George H. W. Bush başkanlığındaki Amerikan liderliğine borçlu olduğunu söylemek mümkün. Uluslararası toplumu Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılması hedefi etrafında birleştiren ABD’nin diplomatik ağırlığını koyması BMGK’nın daimi üyelerinin desteğini getirmişti. Hedefi belli ve uluslararası meşruiyeti olan Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılması için gerçekleştirilen uluslararası askeri müdahale uluslararası kurumların işlemesi açısından bir başarı örneği olarak sunuldu. Ancak bu örnekte de görüldüğü gibi BMGK’nın işlemesini sağlayan sebep ABD’nin Irak’ı sadece Amerika’nın değil uluslararası toplumun bir sorunu olarak tanımlayan ve çok uluslu koalisyonu önceleyen tavrı olmuştu.

BMGK’nın 11 Eylül sonrasında uluslararası terörle mücadeleyi ana gündemi haline getirmesinde de ABD’nin öncelikleri etkili oldu. 11 Eylül’ün yarattığı siyasi havayla birlikte George W. Bush yönetimi BM’de uluslararası bir koalisyon ve konsensüs oluşturmaya çalışmadan Afganistan ve sonrasında Irak’a karşı savaş açtı. Bush yönetiminin tek taraflı askeri müdahalesi aslında BMGK’nın da giderek ağırlığını yitirmesine yol açtı. “Ya bizim tarafımızdasın ya onların” tavrıyla spesifik bir ülkeden ziyade “terör” gibi bir olguya savaş açan Bush yönetimi BM’nin sadece Amerikan hedeflerini gerçekleştirmeye yardımcı olan bir fonksiyonu olduğunu düşünüyordu. Bush’un tek taraflı müdahaleci politikası BM gibi kurumların ağırlığını iyice azalttı.

Arap Baharı’nın kritik dönüm noktalarından birini teşkil eden Libya müdahalesine ise Obama yönetimi BM’nin rejim değişikliğini meşrulaştırıcı rol oynamasını sağlamış oldu. Özellikle Arap Birliği’nin Kaddafi’nin indirilmesi için yaptığı çağrı ve lobi faaliyetleri sonrasında ABD nispeten düşük bir masrafla Libya müdahalesini “geriden liderlik” stratejisiyle gerçekleştirdi. Libya’da sivilleri koruma amaçlı “insani müdahale” ile rejim değişikliği sağlanması, Rusya’nın tepkisini çekerken BMGK’da bu tür bir askeri müdahalenin meşrulaştırılmasını artık imkânsız kılacaktı. Rusya’nın Esed rejimine karşı alınacak kararlara karşı çıkması da Libya müdahalesinden çıkardığı “dersler“e dayanıyordu.

BMGK Suriye krizinde görüldüğü gibi Esed rejiminin davranış biçimini değiştirecek veya çatışmanın durdurulmasını sağlayacak anlamlı herhangi bir adım atamadı. ABD’yle Rusya’nın karşıt cephelerde yer aldığı Suriye krizinde her iki gücün de birbirini suçlamayı tercih ederek aslında sorunun çözümünü sağlayacak adımlar atmaktan kaçındıklarını söyleyebiliriz. Rusya Suriye krizinde daha başından beri ABD’yle pazarlığa açıktı. Ancak Obama yönetimi Suriye’yi ulusal çıkarı dahilinde görmediği için bu pazarlığa yanaşmadı ve Rusya’nın vetosunu kullanarak uluslararası adımların önünü almasına zemin hazırlamış oldu. İki güç arasında bir nüfuz mücadelesine dönüşen veto savaşlarının önemli bir sonucu BMGK’nın uluslararası krizlere çözüm üretemeyen bir kurum olduğunun adeta tescillenmesi oldu.

Uluslararası liderlik krizi
BMGK’nın uluslararası krizleri çözmekten çok dondurmayı ve çözülemez hale getirmeyi alışkanlık haline getirdiği bir uluslararası sistemden bahsediyoruz. Uluslararası normların (Esed rejiminin kimyasal silah kullanması örneğinde olduğu gibi) çiğnenmesine karşı ancak büyük güçlerin tahammülüyle orantılı olarak cevap verebilen BM saygınlığı ve meşruiyetinin sık sık sorgulanmasıyla karşı karşıya kalıyor. Arakan’da yaşanan etnik temizlik örneğinde olduğu gibi BM’nin sert kınamalar yayınlayıp durumu seyretmekten fazla öteye gidememesi bu meşruiyet krizini derinleştirmeye devam ediyor.

BM’nin sadece Batı’nın çıkarlarına hizmet eden bir kurum olduğunu söylemek yanlış olur elbette. BM uluslararası kriz ve çatışma alanlarında büyük güçlerin güç mücadelesinin kurbanı olarak uluslararası norm ve değerleri ancak BMGK’nın daimi üyelerinin algıladığı şekilde uygulayabilen bir kurum haline geldi. Dolayısıyla BM’nin uluslararası sistemin iç savaş, etnik çatışma, ekonomik istikrarsızlık, küresel terör ve iklim değişikliği gibi birçok sorundan muzdarip olduğu bir dönemde uluslararası liderlik boşluğunu doldurabilmesi de mümkün görünmüyor. Bu tablo bize uluslararası sistem krizinin halihazırda yaşanan uluslararası liderlik krizinin bir tezahürü olduğunu ve dolayısıyla önümüzdeki hafta gerçekleşecek olan BM Genel Kurulu’ndan beklentilerin gerçekçi bir zemine oturması gerektiğini hatırlatıyor.

Beyaz Amerika’nın hiddeti, ırkçılığın yükselişi ve Trump

Bu yazı ilk olarak 19 Ağustos 2017 tarihinde Star Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

Charlottesville’de geçtiğimiz hafta sonu yaşananlar Amerika’da ırk meselesinin ciddi bir ana fay hattı olarak kalmaya devam ettiğini ve daha da derinleştiğini gösteriyor. Trump’ın başkan seçilmesi sonrasında gerek göçmenler gerekse Müslümanlar üzerinden verilen kültür savaşları ve kimlik siyasetinin Amerikan iç siyasetinde daha belirleyici hale geldiği ve ırkçılığı körüklediği açık. Ancak Charlottesville’i sadece aşırı ırkçı grupların şiddeti çerçevesinde tartışmak yüzeysel olacaktır. Başkan Trump’ın harekete geçirdiği Beyaz Amerika’nın hiddetinin ırkçı gruplardan bağımsız olarak pozitif bir ekonomik gündemle dönüştürerek sisteme entegre etmesi şu an için zor görünüyor. Şu ana kadar kendi tabanını memnun etmeye yönelik ve sert bir dil kullanan Trump’ın daha geniş kitlelerin desteğini alarak başarılı olması oldukça zor. Ayırımcı ve ırkçı tonları da olan ancak daha çok ekonomik eşitsizlik ve beyaz işçi sınıfının siyasi sisteme tepkisi üzerine oturan Beyaz Amerika’nın hiddetinin toplumsal şiddete mi dönüşeceği yoksa bir şekilde sisteme mi ekleneceği Trump’ın ve ulusalcı ekibinin performansına bağlı olacak. Trump Beyaz Amerika’nın hiddetiyle ırkçılık arasına kalın bir çizgi çekemezse Charlottesville örneğinde olduğu gibi yönetme kabiliyetini yitirecek.


Trump’ın Beyaz Saray’da ulusalcı-küreselci çekişmesi olarak tarif edilen ve aslında Cumhuriyetçi Parti’nin 2008’den beri parti tabanı ile parti elitleri arasındaki savaşın bir yansıması olan kavgayı yönetmesi kolay olmayacak. Trump önümüzdeki dönemde parti içindeki bu uçurumu kapatmayı başaramazsa kendi yarattığı canavarın kurbanı olabilir.


Ekonomik popülizm

2008 başkanlık seçimlerinde seçmeni en iyi okuyan ve kendini iktidara taşıyacak siyasi dalganın Irak savaşına karşıtlık olduğunu tespit eden Obama tarihi bir başarıya imza atarak Amerika’nın ilk siyahi başkanı olmuştu. 2016 seçimlerinde ise Trump’ı iktidara taşıyan ‘dip dalga’ 2008 ekonomik krizinin yarattığı sosyo-ekonomik realite ve bunun dönüştürerek harekete geçirdiği beyaz Amerika’nın sisteme karşı duyduğu memnuniyetsizlik ve buna bağlı olarak siyaset dışından bir aday istemesi oldu. 2008 krizi 1930’ların Büyük Buhranı sonrası ülkenin yaşadığı en büyük ekonomik kriz oldu. Finans sisteminin tamamen çökmesinin önüne geçilmesi adına dev finans kurumlarının iflası devlet sübvansiyonlarıyla engellenirken ve bu şekilde zengin elitler korunurken, orta ve alt sınıfların işlerini, evlerini ve birikimlerini kaybetmeleri toplumda genel olarak siyaset kurumuna karşı duyulan tepkinin derinleşmesine neden oldu.

‘Büyük Durgunluk’ tabir edilen krizi kucağında bulan Obama iktidarında ekonomik iyileşmenin çok yavaş ilerlemesi, Obama sağlık reformunun özellikle ‘küçük kasaba’ Amerikasında yarattığı memnuniyetsizlik, göçmenler ve ‘İslami radikalizm’ üzerinden verilen kültür savaşlarıyla birleşince siyasete karşı tepki ırkçı grupların kendilerini çok daha açık ifade edebilmelerine zemin hazırladı. Trump başkanlık kampanyası döneminde siyasete karşı duyulan hayal kırıklığı ve nefreti popülist ve ulusalcı bir dille kendisini başkanlığa taşıyacak bir itici güce dönüştürmeyi başardı. İlk önceliği ekonomik kaygılar olan geniş kitleler, Trump’ın göçmenler, azınlıklar ve Müslümanlara karşı söylemlerini görmezden gelmeyi tercih ettiler. Trump ne kadar siyasi gaf yaparsa yapsın puan kaybetmedi ve aksine rakiplerine karşı kullandığı aşağılayıcı dil geleneksel siyasetin parçası olan ‘siyasi doğruculuğun’ yıkılması olarak görüldü. Başkanlığı devraldığı Ocak ayından beri hızlı bir biçimde ‘Washington’la savaş’ modunda kampanya döneminde verdiği sözleri yerine getirmeye çalışan Trump, kimlik siyasetine girmekten ve kültür savaşlarının dozunu artırmaktan kaçınmadı. Bu bağlamda Charlottesville’de yaşananlar Trump’ın Beyaz Amerika’nın hiddetiyle ırkçılık arasındaki ayrımı yapabilmesi açısından en önemli testi oldu ancak bu sınavı veremedi.

Ulusalcı kanadın sonu mu?

Charlottesville’de yaşanan şiddet olayları ırkçı, Neo-Nazi ve beyaz üstünlüğünü savunan grupların Amerikan İç Savaş’ında güneyi temsil eden Konfederasyon ordusunun önemli isimlerinden General Robert E Lee’nin heykelinin indirilme kararını protesto etmek istemeleriyle başladı. Karşı protesto düzenleyen gruplarla çatışmaya girmekten çekinmeyen ırkçı gruplar siyasi yelpazenin hemen hemen bütün kesimlerinden kesin bir kınamayla karşılanırken Trump özellikle ilk gün yaptığı açıklamalarla ırkçı grupları kesin bir dille kınamadığı için eleştirildi. Pazartesi günü yaptığı ve prompter’dan okuduğu açıklamada kendisinden istenilen şekilde ırkçı grupları isim vererek kınasa da Trump’ın bu açıklamayı kerhen yaptığı algısı yaygındı. Sonrasında medyanın eleştirilerine Twitter’dan cevap veren Trump, bu algıyı doğrulamış oluyordu. Salı günü altyapı yatırımlarıyla ilgili olarak basının karşısına geçen Trump, kendini tutamayıp gazetecilerle ağız dalaşına girdi. Bu defa her iki tarafta da aşırılar olduğunu söylemekle kalmayıp ırkçı grupları savundu ve ABD’nin kurucuları Washington ve Jefferson’ı Konfederasyon liderlerine benzeterek büyük tepki çekti. Trump’ın ırkçı grupların mesajını ve şiddetini meşrulaştırmaya çalışması bu grupları Beyaz Amerika’nın hiddetinin bir tezahürü olarak gördüğünü ve ayrıştıramadığını gösteriyor.

Trump’ın başdanışmanı ve Beyaz Saray’daki ulusalcı ekibin başı Steve Bannon ırkçı grupların başkan üzerinde etkili olmasından sorumlu tutuluyordu ve görevden alınması sürpriz olmadı. Bannon 2008 ekonomik krizinin yarattığı ekonomik yıkımın beyaz alt sınıflarda oluşturduğu tepkiyi anlayan ve bunu başkanlık kampanyasının itici gücü haline getiren isim olarak öne çıkıyor. Beyaz Saray’dan önce yönettiği Breitbart haber sayfasının ‘alternatif beyaz’ tabir edilen aşırı ırkçı grupların platformu haline gelmesi Bannon’ın da ırkçı olarak suçlanmasına neden oluyor. Kendini (ırkçı değil) ekonomik ulusalcı olarak tanımlayan Bannon, küreselleşme karşıtı ‘önce Amerika’ sloganının mimarı olarak biliniyor. İzolasyonist bir dış politika isteyen Bannon, Amerikan askeri müdahalelerine karşı çıkıyor. Bannon günümüzün en büyük mücadelesinin ‘radikal İslam’ ile ‘Judeo-Hristiyan Batı’ arasındaki küresel çatışma olduğunu savunuyor. Bannon, ‘cihatçı İslami faşizmle açık bir savaş halindeyiz’ sözleriyle ifade ettiği medeniyetler çatışması tezi doğrultusunda Trump başkan olur olmaz uygulamaya konulan dokuz Müslüman ülkeye karşı seyahat yasağının da baş mimarı.

Kamuoyu desteğinde tarihin en düşük rakamlarını gören Trump’a Bannon’ın görevine son vererek ırkçı gruplardan uzaklaştığı sinyali vermesi yönündeki baskı had safhaya ulaşmış durumda. Başkan Trump’ın İç Güvenlik Bakanı John Kelly’yi Özel Kalem olarak ataması sonrasında asker kökenli ulusal güvenlik takımı daha ideolojik ulusalcı takım karşısında güçlendi. Bannon’ın da temsil ettiği ulusalcı grupları kaybetmek Trump’ın işine gelmese de Charlottesville olayları bardağı taşıran son damla oldu ve Kelly’nin Trump’ı ikna ederek Bannon’ı kovması asker kanadının zemin kazanması anlamına geliyor. Trump’ın Bannon’ı göndermesi ulusalcı kanadın Beyaz Saray’da temsil edilmeyeceği anlamına geliyor. Trump’ın mobilize ettiği ulusalcı ve ırkçı kitleleri kendi tarafında tutması bundan sonra oldukça zor olacak.

Kimlik siyaseti ve ırkçılık

Charlottesville performansıyla birçok kesimden yoğun tepki alan Trump’a desteğin ulusalcı olmayan kesimler arasında erimesi tehlikesi başkan için en önemli kaygılardan biri. Trump’ı sistemi ‘aksatması’ ve geleneksel siyasete darbe vurması için Washington’a gönderdiğini savunan kesimler şu ana kadar başkandan memnun. Ancak asıl ekonomik kaygılarla oy veren daha merkeze yakın kitlelerin ekonomik vaatlerin yerine getirilmemesi durumunda Trump’tan uzaklaşması kuvvetle muhtemel. Bu yüzden, bir yandan Rusya soruşturmasının baskısını hisseden bir yandan da Kongre’den istediği yasaları geçiremeyerek kendi partisiyle kavga eden Trump 2018 ara seçimlerinde partisinin ciddi oy kaybına yol açabilir.

Trump faktörü Amerikan iç politikasına yüksek oranda bir öngörülemezlik etkisi yapmış durumda. Trump kendisini başkanlığa taşıyan kızgınlığın enerjisini şu ana kadar kurumlarla kavga etmekle harcadı ve pozitif gündem oluşturamadı. Trump’ın yasama süreçlerinin gerektirdiği uzun soluklu stratejik planlamadan uzak kaotik yönetim tarzı Obama sağlık reformunun ilgası gibi en önemli vaatlerinden birine mal oldu. Beyaz Saray’daki yönetim krizi ve Trump’ın irticalen yönetme tarzı özellikle kriz zamanlarında Charlottesville gibi siyasi felaketlere yol açacaktır.

Trump’ın Beyaz Saray’da ulusalcı-küreselci çekişmesi olarak tarif edilen ve aslında Cumhuriyetçi Parti’nin 2008’den beri parti tabanı ile parti elitleri arasındaki savaşın bir yansıması olan kavgayı yönetmesi kolay olmayacak. Charlottesville krizinde görüldüğü gibi, parti tabanı daha çok Trump’ın tarafında yer alırken elitlerin çoğu başkanı isim vermeden ve bazıları da isim vererek eleştirdi. Trump önümüzdeki dönemde parti içindeki bu uçurumu kapatmayı başaramazsa kendi yarattığı canavarın kurbanı olabilir. Parti içindeki çelişkileri harmanlayıp iç çatışmaları pozitif bir ekonomik gündemle aşabilirse belki sonunda Trumpçılığın zaferini ilan etmemiz bile gerekebilir. Ancak başkanın Amerikan siyasetinin en derin fay hattı olan ırk meselesinde ırkçıların yanında durarak gösterdiği başarısız performansın unutulması mümkün olmayacak. Kampanya döneminde harekete geçirdiği Beyaz Amerika’nın hiddetinin ırkçılığın yükselişi olarak tezahür etmesi, tabanın tepkisinin ekonomik eşitsizliğin aşılmasını sağlamaktan ziyade şiddet, kimlik siyaseti ve kültür savaşlarına yol açacağı anlamına geliyor.

kadirustun@setadc.org

EU-Turkey Refugee Agreement: Too Big to Fail

This analysis was coauthored by Lesley Dudden and Kadir Ustun and published by The SETA Foundation on June 5, 2017.


The analysis outlines the process through which the EU-Turkey Joint Action Plan (JAP) on refugees came into being and examines the impact of the agreement, including its challenges and successes.


The migrant crisis that has stemmed from the ongoing strife in the MENA region is one of the most devastating and consequential crises of modern times. Its impact has been felt across continents, in countries such as Turkey, Lebanon and Jordan, along with European Union member states and the United States. In addition to unprecedented regional humanitarian challenges, the crisis shook Europe to its core by challenging its political institutions and humanitarian values. The rise of populism and Islamophobia in the West in general is closely associated with the migrant crisis that has pushed the capacity of countries to their limits.

Perhaps no relationship has been more affected by the refugee crisis than that between the European Union and Turkey. EU-Turkey relations have been strained and undermined by the migrant crisis to such a degree that it seems to have created a “make or break” moment in Turkey’s EU accession talks. This analysis outlines the process through which the EU-Turkey Joint Action Plan (JAP) on refugees came into being and examines the impact of the agreement, including its challenges and successes. It also seeks to understand how heightened tensions between the EU and Turkey will affect the longevity and effectiveness of the agreement.

Introduction

The migrant crisis that has stemmed from the ongoing strife in the MENA region is one of the most devastating and consequential crises in modern times. Its impact has been felt across continents, in countries such as Turkey, Lebanon and Jordan, along with European Union (EU) member states and the United States. In addition to unprecedented regional humanitarian challenges, the crisis shook Europe to its core by challenging its political institutions and humanitarian values. The rise of populism and Islamophobia in the West in general is closely associated with the migrant crisis that has pushed countries capacities to their limits.

Perhaps no relationship has been more affected by the refugee crisis than that between the EU and Turkey. EU-Turkey relations have been strained and undermined by the migrant crisis to such a degree that it seems to have created a “make or break” moment in Turkey’s EU accession talks. Yet, the survival of the agreement indicates that benefits derived from stabilization of the large refugee influxes and illegal crossings do exist. This analysis outlines the process through which the EU-Turkey Joint Action Plan (JAP) on refugees came into being and examines the impact of the agreement, including its challenges and successes. It also seeks to understand how heightened tensions between the EU and Turkey will impact the longevity and effectiveness of the agreement.

Download the Report

It’s time for the US to stop alienating its allies

This article was first published in Al Jazeera English on May 6, 2017.


Turkey’s air strikes on PKK-affiliated groups in Iraq and Syria should be a wake-up call for the Trump administration.


Turkey’s April 25 air strikes against Kurdistan Workers’ Party (PKK) positions in Iraq and its affiliate People’s Protection Units (YPG) in Syria were unexpected, but should not have surprised anyone.

Turkey has consistently maintained that the PKK’s presence in Iraq’s Sinjar region was unacceptable. Only two months into the Euphrates Shield Operation back in October 2016, President Recep Tayyip Erdogan pledged that Turkey would not tolerate Sinjar to be the “new Qandil”, referring to the terror group’s base of operations in northern Iraq.

While Turkish officials repeated their opposition to PKK’s presence in Sinjar several times, officials from the Kurdish Regional Government (KRG) also asked the PKK to leave the area.

Early in March 2017, clashes broke out between the PKK-linked Yazidi militia and the KRG’s Peshmerga fighters, a sign of increased tensions among Kurdish groups fuelled by the PKK’s lingering presence in the region.

Qandil mountains are located along the Iraq-Iran border in northeastern Iraq. The PKK have long been taking advantage of the mountainous terrain and using its bases there to train, plan attacks, and provide logistical support to its fighters. A similar base in Sinjar would help the PKK to operate in northwestern Iraq – an area near the Syrian border which is critically important for the fight against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL, also known as ISIS). US military planners must be betting on the promises of the PKK-linked Sinjar Resistance Units to help cut off ISIL’s route between Mosul and Raqqa.

A strain on US-Turkey relations

Turkey is opposed to not only PKK’s influence in the region, but also the US’ apparent tactical decision to utilise the PKK against ISIL. Turkey prefers a combination of Peshmerga forces and Free Syrian Army fighters to take the lead in the fight against ISIL, as these groups pose no threat to Turkey’s national security.

The PKK, on the other hand, has not only continued to conduct attacks against Turkey but has also sought to establish an autonomous region in northern Syria through its Syrian affiliate, the Democratic Union Party, by making deals with prominent actors in Syria’s war, including Russia.

Creating a hub and a base for its operations in Sinjar is critical for the PKK, but actualisation of this plan would ironically violate the Iraqi-Syrian border – just like ISIL attempted to do in the past.

US military leaders seem to consider the PKK affiliates in Iraq and Syria as allies in the fight against ISIL.

The US Central Command went even further than that and is now reportedly patrolling the Syrian-Turkish border to discourage escalation and violence between two of its “most trusted partners in the fight to defeat ISIL”.

The US military did not hide its displeasure with the Turkish air strikes against the PKK and its affiliates in Iraq and Syria despite the fact that the US and Turkey are supposed to be part of the same anti-ISIS coalition. At the same time, neither President Trump, nor US officials at the cabinet level, have made any statements against Turkish operations.

The forthcoming meeting between US President Donald Trump and his Turkish counterpart will surely involve extensive discussions around the US-Turkey strategic disconnect in the fight against ISIL and the PKK’s influence on the ground. It will be a challenge, however, to resolve this issue in one meeting.

Two sides will need to talk more often and in-depth about a military plan to root out ISIL but also, and more importantly, they will need to agree on a political plan that would establish stability on the ground in a post-ISIL scenario. Unfortunately, the anti-ISIL coalition’s efforts have been largely tactical and created space for non-state actors such as the PKK to take advantage of a security vacuum spanning Iraq and Syria.

There are signs that the Trump administration may be working on a more thoughtful approach that prioritises long-term strategies over short-term tactical gains.

It is not clear, however, if this new approach will translate into actual policy. So far, the White House has not made a political decision on whether to arm the YPG directly and include them in operations to liberate Raqqa from ISIL. Turkey has presented multiple proposals that exclude the YPG from the Raqqa operation and replace them with local Arab forces supported by Turkish troops.

Any scenario that empowers and legitimises PKK’s affiliates will certainly strain US-Turkey relations and risk weakening anti-ISIL operations. It is clear as a result of the April 25 operations that Turkey is determined to limit the reach and influence of the PKK and its affiliates on national security grounds. Beyond Turkey’s own national security requirements, it is difficult to see how allowing the PKK to control Arab-majority towns and to establish an autonomous region in northern Syria contributes to long-term stability.

The Trump administration needs to go beyond tactical wins and take its time to create a more careful strategy both to avoid alienating key allies, such as Turkey, and to conduct a sustainable anti-ISIL campaign.

Kadir Ustun is the Executive Director of the SETA Foundation in Washington, DC.

The views expressed in this article are the author’s own and do not necessarily reflect Al Jazeera’s editorial policy.

The Search for an American Foreign Policy and US-Turkey Relations in the Trump Era

This article was coauthored by Kadir Ustun and Kilic Kanat and was published by Orient on March 31, 2017.


Orient_II_2017_final_XL

The US must heed Turkish Concerns in Syria

This article was first published by New Turkey on March 19, 2017.

United States Senator John McCain has it right that the US has underestimated and, at times, disregarded Turkey’s concern over its support for the People’s Protection Units (YPG) in Syria. The US’ rationale for helping the YPG was predicated on a flawed anti-ISIL strategy that shied away from a comprehensive approach.

The US must heed Turkish Concerns in Syria

United States Senator John McCain has it right that the US has underestimated and, at times, disregarded Turkey’s concern over its support for the People’s Protection Units (YPG) in Syria. The US’ rationale for helping the YPG was predicated on a flawed anti-ISIL strategy that shied away from a comprehensive approach.

Turkish discomfort with the US support for the YPG is not based on an opposition against Syrian Kurds. Despite their efforts to promote themselves as the representatives of Syrian Kurds, the YPG poses a direct national security threat to Turkey.

The group is the Syrian arm of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) – designated by Turkey, the US, and the European Union as a terrorist organisation – which has been fighting the Turkish government since 1984.

The two groups’ close ties have previously been acknowledged by US officials including the former US Defense Secretary Ash Carter in a Senate Armed Services Committee hearing.

The YPG draws much of its tactical and strategic direction as well as resources from the PKK and arms given to the YPG directly threaten Turkey, as they can be passed onto PKK fighters inside Turkey.

In other words, continued US support for the YPG lends legitimacy to the Syrian extension of a terror organisation threatening a NATO ally.

‘A Misguided Policy’

The US appears set to move forward with arming and supporting the PKK-linked YPG in preparation for the Raqqa operation.

This is not only the continuation of a misguided policy left over from the Obama administration, but it also risks irreparable damage to US’ relations with Turkey, a critical ally in the fight against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL, also known as ISIS).

Turkey has been quite hopeful about a potential change in Syria policy under the Trump administration, but all indications are that the new US administration’s Syria policy is also dominated by the fight against ISIL.

Under Donald Trump, the Pentagon is focused on achieving a victory against ISIL by working with “local partners” and limiting American “boots on the ground”. which is a continuation of the Obama administration’s strategy.

This approach disregards Turkey’s concerns and spells instability and unpredictability after dislodging ISIL from Raqqa and northern Syria.

The Obama administration invested in developing relations with the PKK-linked YPG fighters in Syria under the pretext that they were the only effective fighting force on the ground to fight ISIL.

This view ignored the political ambitions of the Democratic Union Party (PYD), the political umbrella organisation of the Syrian Kurds, to create a de facto autonomous region in northern Syria and, perhaps inadvertently, emboldened the PKK against Turkey, as it sought international support and legitimacy.

It also failed to acknowledge the demographic engineering efforts or the human rights abuses of the PYD that sought to push out Arab populations from northern Syria.

While the YPG promoted itself as the only reliable, secular, effective fighting force in the region, the US chose to ignore that the YPG focused on establishing and consolidating their control in the region at the expense of Syrian Arabs and even other Kurdish groups.

Trump’s Strategy

The Obama administration was following an “Iraq first” strategy in their efforts to defeat ISIL by subcontracting the fight against the armed group to YPG in northern Syria.

But the Trump administration wants to achieve speedy results through bold action, so there are signs that the US’ fight against ISIL might proceed on both fronts – in Iraq and Syria – in the near future.

“If the US wants to avoid being responsible for a nation building process in Syria, akin to its largely failed effort in Iraq, it will need to work with regional allies like Turkey.”

This makes sense given that as a result of Obama administration’s reluctance to be involved in Syria, ISIL has had a lot of resources and breathing room in this country.

However, if not enough thought is given to post-ISIL stabilisation efforts in Raqqa and the rest of northern Syria, the military defeat of ISIL might be followed by instability and potential conflict between Turkey and the YPG.

Turkey has warned the US against such a scenario while providing plans to liberate and stabilise Raqqa without YPG involvement.

If the Pentagon and the Turkish military cannot come up with an agreement on this, the odd reality of supporting forces hostile to one another will likely persist and pit forces supported by the US and Turkey against each other on the ground.

The Trump administration has yet to make a final decision on directly arming the YPG and the consequences of that decision will be critical not only for the fight against ISIL, but for the broader dynamics of the US-Turkey relations.

If the administration decides to arm the YPG despite Turkish opposition, there may be backlash in the form of reduced cooperation at the least.

‘Long-lasting scars’

Even if Turkey decides to seek other ways of cooperation instead of increasing tensions, the scars from this episode will last a long time.

The Trump administration needs to move away from tactical alliances with groups such as the YPG towards creating serious alliances among state actors in order to build a strong coalition against ISIL.

The prospect of rapidly winning tactical military battles on the ground will be difficult to resist, but winning the broader war against ISIL requires longer-term policies that ensure post-ISIL stabilisation.

Especially if the US wants to avoid being responsible for a nation building process in Syria, akin to its largely failed efforts in Iraq, it will need to work with regional allies like Turkey.

Enduring success against ISIL cannot be achieved without the support and coordination of a strong and active international coalition.

Turkey has been part of the anti-ISIL coalition and it is the only coalition member with troops on the ground. Alienating Turkey in the fight against ISIL has been one of the most regrettable aspects of US policy in the waning years of the Obama administration and the Trump administration risks falling into the same trap.

According to news reports, the Pentagon will have more operational decision-making authority on the ground, but this should be accompanied by serious coalition work at the diplomatic and political level, recognising that ISIL is a product and a symptom of a broader breakdown of the political compact in Iraq and Syria.

To address the threat politically, the US needs allies, including Turkey, whose national security will be at stake in the outcome of the upcoming fights in Raqqa and beyond.