Tags

, , , , ,

Bu yazı 15 Nisan 2011 tarihinde Sabah | Perspektif‘te yayınlanmıştır.

Libya krizi Türk dış politikası için 2003’teki Irak işgalinden bu yana verilen en önemli diplomasi sınavlarından birini teşkil ediyor. Libya’daki vatandaşlarını ve çıkarlarını korumaya çalışan ama aynı zamanda da krize diplomatik bir çözüm bulmak için çaba gösteren Türkiye, ‘sivilleri koruma’ mazeretli askeri müdahaleye karşı koyduğu için Batılı bazı çevrelerce Kaddafi karşıtı güçlere destek vermemekle suçlandı. Mısır örneğinde Mübarek’e iktidarı bırakma çağrısı yapan ilk ülke olan Türkiye, Libya krizinde ülkenin siyasi ve ekonomik iç dengelerini hesaba katarak ‘sessiz diplomasi’ yolunu seçince çözüm adına yapmaya çalıştıklarını özellikle yabancı kamuoyuna yeterince iyi anlatamadı. Bunun neticesinde Türkiye şu an hâlâ Libya halkının demokratik taleplerini önemsemeyen, yalnızca kendi çıkarlarını düşünen ve tutarsız dış politika izleyen bir ülke olarak sunulmaya çalışılıyor.

Bu kriz Türkiye için oldukça özel zorluklar arz ediyor. Siyasi istikrarı ve muhtemel bir iç savaşın önlenmesini önceleyen Türkiye, hem Kaddafi ile diyalog kapısını açık tutmayı hem de muhaliflerin taleplerini haklı bulduğunu göstermeyi tercih etti. Ancak Kaddafi’nin ilk isyan dalgasını atlatması, ülkenin batısında hakimiyetini nispeten kısa sürede sağlamlaştırması ve Bingazi’yi ele geçirmek üzere yola çıkması durumu Türkiye için oldukça karmaşık hale getirdi.

Türkiye’nin diplomatik çözüm ısrarı 
Bu aşamada, ‘insani müdahale’ taraftarlarının gücü ‘sivillerin korunması’ için gereken her şeyin yapılmasını öngören 1973 nolu BMGK kararıyla had safhaya ulaştı. “Kaddafi gitsin de nasıl olursa olsun” diyen ‘liberal’ müdahaleciler, demokratik halk hareketlerini kendine tehdit gören Körfez ülkeleri, krizden siyasi çıkar elde etme peşinde olan Fransa ve üçüncü bir işgalden kaçınmaya kararlı ama petrol fiyatlarının uluslararası piyasalardaki dalgalanmalarından da rahatsız olan ABD, uçuşa yasak bölge ilan edilmesi konusunda fikir birliğine vardılar.

Bu noktada oylamada çekimser kalan Rusya, Çin ve Almanya gibi güçler olmasına rağmen, askeri müdahale karşıtı net tavır yalnızca Türkiye’den geldi. Bu süreçte Kaddafi’yle isyancılar arasında siyasi bir çözüm üretmeye çalışan Türkiye’nin çabaları Fransa’nın alelacele oluşturduğu koalisyon tarafından adeta sabote edildi. Türkiye artık bir askeri operasyonun önüne geçemeyeceğini gördüğü aşamadan sonra Fransa liderliğinde kontrolsüzce yürütülen müdahalenin NATO çatısına alınması sürecinde operasyonun sınırlarının çizilmesi ve müdahalenin tamamen insani amaçlı olması için çalıştı.

Askeri bir müdahalenin başlaması Türkiye’yi diplomatik yolları denemekten vazgeçirmedi. Mübarek’e yaptığına benzer bir çağrının Libya’da işe yaramayacağının farkında olmasına karşın Türkiye ateşkesin bir an önce sağlanması için Kaddafi ile görüşmelerini sürdürürdü. Ancak bu Türkiye’nin halk egemenliği ilkesinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Libya’da Kaddafi’nin rızası olmayan bir çözümü dayatmanın imkânsızlığını gören Türkiye, Kaddafi’ye yaptığı öneride iktidarını halk tarafından desteklenen birine bırakmasını teklif etti. Nitekim Kaddafi’nin gücünün Batı medyasının yansıttığı gibi yalnızca paralı askerlere dayanmadığı ve kolaylıkla devre dışı bırakılamayacağı çok geçmeden herkes tarafından kabul edilmeye başlandı.

Türkiye kendini anlatamıyor
Gerçek bir orta sınıfın yokluğunda gücünü büyük oranda aşiretlerden alan Kaddafi bugün bile çözümün parçası olmak zorunda. Türkiye Kaddafi’nin indirilmesinin Mübarek örneğindeki gibi kolay olmayacağını fark ederek, Libya’nın uzun vadeli bir iç savaş veya bölünmeye gitmesini engellemeyi kendi çıkarları ve ilkeleri açısından zorunlu görüyor. Bu tehlike, Libya krizinin başlangıcına nazaran bugün çok daha güçlü. Diplomatik bir çözüm şansı da Türkiye’nin devam eden çabalarına rağmen her geçen gün azalıyor. Çözümsüzlük, belirsizlik, iç savaş ve bölünme senaryoları Türkiye’nin yalnızca Libya’daki çıkarlarına değil Ortadoğu’ya ilişkin bölgesel istikrar vizyonuna da zarar veriyor.

Reel çıkarları, halk egemenliğini vurgulayan ilkeli duruşu, bölgeye ilişkin istikrar öngörüsü ve NATO gibi uluslararası platformlardaki yükümlülükleri arasında hassas bir denge kurmak durumunda olan Türkiye, Libya krizinde hem sahadaki gerçekleri dikkate almak hem de demokratik bir bölgesel güç vaadinden ödün vermemek zorundaydı. Böylesi bir sınav herhangi bir ülke için hem diplomatik hem de siyasi birçok araç ve imkânın seferber edilmesini gerektirir ki Türkiye’nin bunu büyük oranda başardığını söyleyebiliriz. Ancak Türkiye askeri müdahale taraftarı liberal söylemlerin Libya konusunda gündemi belirlemelerine ve tartışmayı yönlendirmelerine engel olamamıştır.

Bir an önce çözüme ulaşma gayretiyle Libya’daki yerli taraflar arasında bir anlaşmaya varılmasına çalışan Türkiye, uluslararası kamuoyuna ne yapmaya çalıştığını çok iyi anlatamadı. Türkiye, çözüm sürecine harcadığı mesainin bir benzerini, dış kamuoyunu yaptıklarının değerine ve rasyonalitesine ikna etmek için harcamalıdır.